Sıradan Kahramanlar

Romanı* okuyup bitirdiğimde, belki de daha bitirmeden, aklıma takıldı. “Sıradan kahraman” tamlaması bir oksimoron olarak görünse de buradaki kişiler için uygun düşüyor. Ama bunun az rastlanan bir durum olduğu da pek söylenemez; benzer bir akıl yürütmenin ardına takılarak, örnek olsun, bugün ülkemizde yaşayan yok yoksul, çaresiz, yaşamı sürdürmeyi nasıl becerebildiklerine akıl erdirilemeyen pek çok namuslu emekçiyi anlatmak için de aynı tamlama kullanılabilir.

Bugün sözünü edeceğim ve okunmasını önereceğim romanın yazarı Vera Panova, Karadeniz’in, daha doğrusu Azak Denizi’nin hemen kuzeyinde ve Don ırmağı kıyısındaki Rostov’da, yoksul bir emekçi ailesinin kızı olarak doğmuş. Büyük Ekim Sosyalist Devrim’i gerçekleştirildiğinde 12 yaşında bir çocukmuş. Düzenli bir eğitim alamamakla birlikte, genç sosyalist devletin sunabildiği imkânlardan da yararlanarak kendini yetiştirmiş. Roman ve oyun yazarlığının yanı sıra gazetecilik yapmış. Eserlerinin bazıları sinemaya uyarlanmış. Sovyet Yazarlar Birliği’nin yönetim organlarında da değişik zamanlarda görev alan Panova, ikincisi bu romanı ile 1948 yılında olmak üzere 1947 ve 1950 yıllarında üç kez Stalin Ödülü’nü kazanmış. Çok zorlu geçen bir hayata, 6 yıl kadar süren kısmi felcin sonunda, 1973’te veda etmiş.

Dilimize İleri Bakmak adıyla ve rahat okunur, temiz bir Türkçe ile çevrilen roman, İkinci Dünya Savaşı sonlarına yakın bir zaman kesitini alarak, Urallar yakınındaki bir sanayi kasabasında ve orada kurulu büyük bir fabrikada yaşayıp çalışan insanları, onların birbirleriyle ilişkilerini, hayatla ve savaşla boğuşmalarını anlatıyor. Yazının başında belirttiğim gibi, basbayağı sıradan insanlar bunlar; ama yaşadıklarına ve kendilerini yaşamaktan bezdirmek üzere bir araya gelmiş izlenimi veren türlü olumsuzluklara rağmen gerçekleştirdiklerine bakılırsa, kahraman nitelemesi de hiç iğreti durmuyor üstlerinde. Sağı solu karıştırırken bazı eleştiri yazılarında gözüme ilişen “olumsuz kahraman” tanımlaması kendisine yakışmayan fabrika yöneticisi mühendis general Aleksandr İgnatyeviç Listopad onlardan biri örneğin. Savaşta başına gelmedik kalmamış parti örgütçüsü Ryabukhin, ortalığı temizleme işi yaptırılan Alman savaş tutsaklarının azametli tavırlarına bakarak “fabrikanın sahibi” sandıkları, yetmiş sekiz yaşındaki şef tasarımcı Vladimir İppolitoviç, onun yardımcısı genç ve güzel Nonna Sergeyevna, yöneticinin şoförü işini bilir, uyanık Ahmet Mirzoyev, yaşlı işçi Nikita Trofimoviç Vedenyev ve ailesi, traktör yedek parçaları üretimine kaydırılmayı hayallerine hakaret sayan atölye şefi Gruşevoy, fabrika işçi sendikasının başkanı Uzdeçkin, dört yıl sürmüş yıpratıcı savaş günlerinden kasabasına dönen Lukaşin ve onunla sevgili olan Stakhanovcu Mariyka, onların ana babaları, çocukları, yakınları… “Sıradan” oldukları kuşkusuz, ama insanlığın o güne kadar ardına düşmüş olduğu en zorlu, ama bir o kadar da görkemli işe, sosyalizm kuruculuğuna, kimileri pek az bilerek, kimileri felsefesini yapacak kadar özünü kavrayarak girişmişken emperyalist dünyanın yeni ve hepsinden azgın bir saldırısıyla daha baş etmeye uğraşan, bu nitelikleriyle de düpedüz “kahraman” olarak adlandırılması gereken insanlar…

Az önce “kimileri felsefesini yapacak kadar kavrayarak” sözleriyle anlattığım insanların tümü ya da çoğu iyi eğitimli sanılmasın. İçlerinde formel olarak hiç eğitim almamış olanlar da var. Örneğin, yönetici Listopad’ın annesi, uzun süredir görüşemedikleri ve kendisindeki gelişimi gördüğünde şaşırarak “Ne zaman böyle değiştin sen?” diye soran oğlunu şöyle yanıtlıyor:

“Herkes kendi doğru bildiği yolda yürür. Ve herkes aynı ana yolda buluşur. Ana yol tektir. Ama patikalar milyonlarcadır. Ülkemizde pek çok yol olduğu gibi, pek çok da patika vardır.”

Peki, yoldaş general ne diyor? Ne diyebilir ki! “Harikasın anne” diyor annesine hayranlıkla bakarak. “Söylediğin sözler de harika!”

Bütün bu sıradan kahramanların yaşadıkları, yaşayabilecekleri, ileri ve geri bağlantılarıyla, benim sözü bitiremeyen dediğim yazarların, sözgelimi, onlardan Tolstoy’un bizden Yaşar Kemal’in elinde çok daha hacimli bir romana dönüşürdü mutlaka. Kitabın kapağını kapattığımda aklıma düşenlerden biri bu oldu.

Ayrıca, “Şunu da aktarmalıyım” dedim kendi kendime:

Savaş bitmiştir, saldırgan sürüler yuvalarına kadar kovalanmıştır. Fabrika, olması gerektiği gibi, artık savaş dışı amaçlarla çalışmaya dönecektir. Zorunlu olarak ara verilen “inşa süreci” yeniden başlayacaktır. Yönetici Listopad, zaman zaman yaptığı gibi “dolanalım” der şoförü Ahmet’e, eve gitmeden önce, kentin içinde ve çevresinde geniş bir tur atmak anlamındadır bu. Öyle yaparlar: “Uzun binaların pencereleri kar fırtınasının arasından görünmeye başladı. Sokak lambalarını geçtiler. Lambalar yere düşmekte olan karların üzerine parlak bir ışık döküyorlardı. Yumuşak kar her yeri kaplamıştı. Emeğin ülkesi şimdi beyaz bir kuğu gibi görünüyordu.”

Ama, emekçi insanlık adına ne kadar yazık, yine Listopad’ın annesinin hiç yüzünü görme fırsatı bulamadığı gelininin ölümünü düşünerek söylediği sözlerle, “Lanet olsun! Yenildiler, bozuldular ama hâlâ alçaklıklarının acısı çekiyoruz.”

Aynı acıdan bugün bile payımıza düşenler yok mu?

***

Bir de, ayrıntı sayılabilir belki, son olarak değinmek istediğim bir nokta var; nokta değil, soru işareti demek daha doğru olacak.

Kitabın 67. sayfasında “çevirenin notu” olarak verilen bir bilgiye takıldım. Roman metninde, kahramanlardan biri olan Mariyka, ben bir Stakhanovka olarak bunu yapamam, diyor. Buradaki Stakhanovka sözcüğü için sayfanın altında çevirenin notu olarak şöyle bir açıklama verilmiş: “Sovyetler Birliği’nde takım tezgahında çalışan (kadın) işçiler.”

Bu açıklama bana doğru görünmedi. Birkaç nedenle: Birincisi, sözcüğün kökenini oluşturan Stakhanov, sovyet iktisat tarihinde çok bilinen, “efsaneleşmiş” bir maden işçisinin adını akla getiriyordu. Otuzlu yılların ortasında, o adı taşıyan Ukraynalı bir maden işçisinin başlattığı, çok kısa sürede kömür madenciliğinin dışında pek çok sektöre ve çok geniş sovyet coğrafyasına yayılmış bir komünist emek hareketi, olağanüstü iktisadi başarıların elde edilmesinde son derece önemli katkılar sağlamıştı. İkincisi, bir Stakhanovka olarak sevgilisinin eski deri ceketini pazarda satmanın kendisine yakışmayacağını söyleyen Mariyka, herhalde, bunu bir takım tezgahı işçisi olarak söylüyor olamazdı. Üçüncüsü de, zaten, olay 1944-45 yıllarında yaşanıyordu ve Stakhanovist Hareket’in olağanüstü yaygınlık kazanışının üzerinden ancak yedi sekiz yıllık bir süre geçmişti; dolayısıyla, buna ilişkin olarak roman metninde başka yerde açık bir ipucuna rastlamasak da, anlaşılan, Mariyka o harekete katılmış bir işçi olabilirdi. Dördüncüsü, Rusça bilgisine güvendiğim ve benim düştüğüm bir yanılgı varsa onu ortak etmemek için şu anda adını vermediğim bir yoldaşımla yaptığım kısa bir telefon görüşmesi sonunda, dil açısından da, öyle düşünmenin yanlış olmayacağını doğrulayabildim.

Sonuç olarak, o dipnotun, “Stakhanovist harekete katılmış kadın işçi” olarak değiştirilmesinin doğru olacağını düşünüyorum. Yanlış düşünüyorsam, romanın çevirisini başarıyla gerçekleştirdiğini yukarıda belirttiğim Levent Özübek beni düzeltmelidir. Böyle bir düzeltmeye burada yer vereceğimi ayrıca belirtmem bile gereksizdir.

Ayrıca, herhalde gırtlaktan gelen “h” ünsüzünün söylenme zorluğundan olsa gerek, bu sözcük İngilizcede “kh” biçiminde yazılıyor genellikle. Ama Türkçede buna gerek yok, Stahanov biçiminde yazıp okumak daha doğru. Bununla birlikte, ben romanın Türkçe metnindeki ve başka pek çok çevirideki yazım alışkanlığına uydum burada.

Ayrıntı sayılabileceğini başta söylediğim halde bu konu üzerinde durmamın apaçık nedeni, varsa bir hata ya da atlama, bunun giderilmesini kolaylaştırmaktır. İkincil ya da gizli nedense şu: Stakhanovizm adıyla sosyalist emek tarihine kazınmış bir eylem vardır ve yeri gelmişken bunu hiç değilse üç beş sözcükle hatırlamadan geçmek olmaz.

“Bir roman üzerine yazıyorsun arkadaş, iktisat tarihinin yeri mi!” biçimindeki büsbütün de yersiz sayamayacağım olası itirazları dikkate alarak kısaca devam etmek durumundayım. İşçilerin kendilerine verilmiş üretim hedeflerinin üzerine ve çok üzerine çıkmaları, bunu herhangi bir dışsal zorlama ve maddi beklenti olmadan yapmaları, olarak anlatabileceğimiz bu harekete katılanların 1935 yılında örgütledikleri ulusal düzeydeki konferansta Stalin’in şu sözlerini, kolay özet yapabilmek amacıyla aktarabiliriz. Bu hareketin işçi sınıfının gelecek teknik ve kültür atılımını tohum halinde kendinde taşıdığı, daha yüksek bir emek verimliliğine ulaşmanın ipuçlarını sunduğu, sosyalizmden komünizme geçmek ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmak için vazgeçilmez gerekliliklerin yolunu açtığı vurgulandıktan sonra şunlar söyleniyor: “Stakhanovist hareketin temelinde yatan, her şeyden önce, işçilerin maddi durumlarının kökünden iyileşmiş olmasıdır. Yaşam, şimdi daha iyidir yoldaşlar. Yaşam, daha neşeli olmuştur. Ve insanın yaşama sevinci varsa içinde, işi de yolunda gider. Yüksek verim normları bundan geliyor. Emek kahramanları bundan ileri geliyor. Stakhanovist hareketin kökü, her şeyden önce bunda yatmaktadır. Eğer ülkemizde bunalım olsaydı, eğer ülkemizde işsizlik, işçi sınıfının bu baş belası olsaydı, eğer biz güzellikten, sevinçten uzak, kötü bir yaşam sürüyor olsaydık hiçbir biçimde Stakhanovist hareketimiz olmazdı.” Bu son cümle, sayılarının üç bin olduğu belirtilen katılımcıların alkışlarıyla kesiliyor; kayıtların söylediği böyle.

Bizim ülkemizin emekçileri, bırakalım çalışırken yaşadıkları neşeyi, sevinci, güzelliği, üç kuruş uğruna ve her koşulda çalışmaya hazır oldukları halde iş bulamıyorlarken, ben de tutmuş nelerden söz ediyorum!

“Eh, o kadar çok roman okursan, olacağı budur!” denilecek olursa, yanıtım ikidir: Hem öyle pek de fazla roman okuyamıyorum ne yazık, keşke çok daha fazla okuyabilseydim, hem de roman okumadan dünyayı öğrenirim diyene rastlarsanız, kulak asmayın, “elden ne gelir, bu da böyle bir adem işte” deyip geçin.

* Vera Panova, İleri Bakmak. Çeviren: Levent Özübek. İstanbul: Yazılama Yayınevi, Aralık 2017, 253 sayfa.

Bu yazı 22.12.2017 tarihinde soL Portal’da yayımlanmıştır.

Beyaz Yakalılara Kefeni Yırtma Çağrısı

22 Aralık 2017

Emrah Kazanır: İlker Belek’le Dinin Toplumsal Kökenleri Üzerine

22 Aralık 2017