Ozan Özgür’le yeni şiir kitabı üzerine: Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz

Uzun bir aradan sonra okurlarının karşısına yeniden şiirleriyle çıkan Ozan Özgür’le, Yazılama’dan yayımlanan son kitabı ‘Sokak Şarkıcısı’ üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

sokak-sarkicisi-ozan-ozgur

Gecenin Kapıları ve Tanyeri Yağmurla Geldi romanlarının ardından uzun bir aradan sonra okurlarınızın karşısına yeniden şiirlerinizle çıktınız. Şiirin sizin yazın yaşamınızdaki yerinden başlayalım isterseniz.

Şiir ilk ve en köklü uğraşım. Aynı zamanda büyük değer atfettiğim edebi tür. Uzun süredir uzak durduğum doğru. Düzyazıya dönük 2003 yılında artan merakım ve çabalarım nedeniyle iyice geri plana ittim ama kaleme aldığım her iki romana da sirayet etmekten, şekil vermekten geri durmadı. Bu açıdan şiiri, ana kaynak ve yazınsal anlamda sağlam bir temel olarak tarif edebilirim.

Sokak Şarkıcısı’nın her bir bölümünde 1985’den günümüze kadar yazılmış şiirlerle karşı karşıyayız. Bir sokak şarkıcısının sekiz türde söylediği şarkılar ve genel olarak bu müzik türleri ile uyumlu sayılabilecek biçim, söz ve ritim. Neden bir sokak şarkıcısı kimliğiyle böyle bir bölümlendirmeyi tercih ettiniz? Kitabın başındaki Nâzım Hikmet alıntısı ile de bağlantısı olsa gerek.

Evet, sıkı bir bağlantısı var. Nâzım, hayata ilişkin hemen her detayı hayranlık verici bir ustalıkla işlemeyi başaran, zihnimize sürekli dönüştürücü dokunuşlar yapabilen ender isimlerden biri. Alıntıladığım şiir parçası da benim için edebi bir kılavuz, biricik sanat anlayışı. Şu şekilde özetleyebilirim: Aslolan hayattır, simgesi olan sokaktır, onun yetkinleştirilmesi, güzelleştirilmesi çabasıdır. Bu çerçevenin hem ürünü hem başaktörü olan zekânın her edimi gibi sanat da bu sürecin bileşenidir, sanatçı kendini ve ürünlerini bilinçli bir biçimde bu eksen üzerinde konumlandırmalıdır. Nesne olarak değil, özne olarak… Sokak Şarkıcısı, bu özetin ve bakış açısının özlü ifadesi. Bir de oturup yazmayan, içi sıra müzik eşliğinde söyleyen ve kâğıda sonrasında aktaran bir insan olarak, bu yakıştırmanın uygun düştüğü bir şiir serüvenine ve ürün yelpazesine sahip olmak gibi somut ve kişisel bir yönü de var. Bölümlendirmeler ise bunun doğal sonucu.

ozan-ozgur

Her bölüm Türkiye’nin son kırk yılına ışık tutar nitelikte. Bununla birlikte bir tanıklıktan öte bir kavrayıştan söz etmeli sanırım. Öyle ki en kaybedilmiş görünen an bile bir öfkeye, dirence, kalkışmaya dönüşebiliyor. Sözgelimi, Sanat Musikisi’nin melodramik havasında bile “Değiştirmezse yazgı sanılanları insanlar / İnsanları değiştirir yazgı sanılanlar” diyebiliyorsunuz. Bu kavrayış bütünlüğünün ve değiştirme isteğinin kökenlerini nerede aramalıyız? Ve bugün böyle bir kavrayışın eksikliğinde şiiri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu dünya devrimcilerin dünyasıdır. Devrimciler kelimesini geniş kapsamlı olarak kullanıyorum. Zanaattan sanata, felsefeden siyasete, bilimden teknolojiye kadar hemen her başlıkta öncülük edenleri; kâşifleri, mucitleri, mühendisleri, âlimleri, filozofları, aydınları değil sadece, merakının ve uğraşının hakkını veren, insanlığı maddi ve moral açıdan ileriye taşıyan insanların tamamını kastediyorum. Yani zekâ ve vicdan sahiplerini, çalışkanları, titizleri, fedakârları, cömertleri… Onlar sayesinde bugün buradayız, onlar sayesinde ilkellikten, kölelikten, köylülükten kurtulduk, onlar sayesinde barbarlığın son halkasını aşma şansına erişebildik. Eğer tersi söz konusu olsaydı, yani zekilerin değil de aptalların, vicdanlıların değil de canavar ruhluların, çalışkanların değil de tembellerin, titizlerin değil de lakaytların, özveri sahiplerinin değil de bencillerin, eli açıkların değil de pintilerin dünyasında yaşıyor olsaydık, mağaraların kör karanlığına sinmiş hâlen çiğ et kemiriyor olurduk. Abartılı mı? İnsanlığın kaydettiği gelişim kadar, katettiği mesafe kadar değil. O yüzden mübalağaya başvurmak zorunda kalıyoruz zaten, tüm kösteklere karşın gerçekleşen muazzam ilerlemeyi küçük zihinlerimize sığdırabilmek için… Evet, bu dünya devrimcilerin dünyasıdır ama bu, geriye kalan toplamın kara kalabalıklardan ibaret olduğu, sadece öncülerin, önderlerin, aydınların yetkinleştikleri yahut gelişimin nimetlerinden yararlandıkları anlamına gelmez. Diyalektik bir bağdan, üretim araçlarının, üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin, toplumsal düzen mekanizmalarının etkileşimli belirleyiciliğinde süregiden karmaşık bir ilişkiler bütününden söz ediyoruz. Sadeleştirmek için örneğe başvurmak gerekirse: İcatların, keşiflerin, üretim araçları ile üretici güçlerdeki gelişimin, aydınlanma hamleleri ile kitle hareketlerinin kaçınılmaz sonucu ve siyasal doruğu olan 1789 ihtilâlini Fransız, başka bir çağı müjdeleyen 1917 devrimini Rus devrimcileri gerçekleştirmişlerdir ama kazanımlarından tüm insanlık yararlanmıştır. Fransız İhtilâli Paris Komününü, Paris Komünü Ekim Devrimini çağırmış, bu seyir içinde kitleler ve devrimciler büyük bir etkileşim içeresinde birbirlerini yoğurup sıçratarak dünyayı değiştirmişlerdir. Sorunuzun cevabı, yani umudun, iyimserliğin kökeni bu tabloda saklı. Öfkeye gelince… Aynı insanlık ve devrimciliği reformcu, ilerlemeci, özgürlükçü, demokrat kalıplarına tıkıştıran ahmaklar sürüsü, Jakobenlerin katlini ve Paris Komününün yenilgisini takip eden günlerde yaptıklarının benzerini 1985’te başlayıp Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle sonuçlanacak üçüncü geri çekiliş ve yenilgi döneminde de yapmış, sadece devrimcilerin bedel ödeyeceği, kendilerine dokunulmayacağı, kazanılmış hakların korunacağı, ilerleme ve gelişimin süreceği zannıyla, “demokrasiyi, özgürlüğü, barışı, insan haklarını, zenginliği, adaleti yağmur misali yeryüzüne döktürme” iddialı sihirli ve yepisyeni politikalar peşinde ihanetin, yıkımın bileşeni ve payandası olmaya soyunmuşlardır. Öfkenin nedeni budur. Direnç ve kalkışma meselesi daha basit: 1789’un yenilgiye uğramasını komünarlar, Paris Komününün başarısızlığını ise devrimciliği en yetkin hâliyle tanımlayıp yeniden somutlayan komünistler telafi etmişlerdir. Direnç ve kalkışma, bu yeni tarifin özüdür, mayasıdır. İnsanlık tarihinin hamuruyla birleşen bu maya, zaferlerin zaferini mutlaka kazandıracaktır, kazandırmak zorundadır. Aksi takdirde insanlık, ahmaklığın ve ihanetin bedelini misliyle ödemeye devam edecek, mağaralara dönüş dayatmasının pek de uzak olmayan bir uğrağında yeryüzünden silinen türlerin arasına karışacaktır. Kavrayış dediğiniz şeyden bunu anlıyorum ve devrimcilikten, en geniş anlamıyla tarif etmeye çalıştığım devrimci niteliklerden yoksun olan her şeyin, şiir dahil, çöp olduğunu, çöpe dönüştüğünü, ahmaklığın ve ihanetin yakıtı hâline geldiğini düşünüyorum.

80 sonrası gezilen bir Avni Odabaşı sergisi ile açılan Halk Müziği, Aziz Nesin’den Enver Gökçe’ye, Sivas’tan 1 Mayıs 77’ye, Şoför İdris’ten enternasyonalist dayanışmanın insanlarına pek çok kişi ve olaya değiniyor. En sona halkın kasapları ile ilgili bir hatırlatma notu koymayı da unutmadan. İki sorum olacak: Bu hatırlatmayı neden önemli buluyorsunuz? Ve yer yer Nâzım Hikmet’i, Ahmed Arif’i andıran tonuyla kendi düşünsel ve şiir köklerinizi nereye, kimlere dayandırıyorsunuz?

Kasaplar Kongresi Açılış Konuşması başlıklı şiir, sosyalist sistemin çözülüşünden sonraya denk gelen doksanlı yıllara ait. İğrenç yıllara. “Tarihin sonu, sınıf savaşımlarının bitişi, post-modern çağın başlangıcı” zırvalarının kafa beyin bırakmadığı, “gökkuşağı demokrasisi, tüm renklerin kardeşliği, küresel köyün inşası” sloganlarının kulak kanattığı şizofrenik yıllara… Şiirlere sonradan başlık bulduğum, tarih atmayı ise çoğunlukla unuttuğum için tam zamanını söyleyemem ama İstanbul’da gerçekleştirilen uluslararası bir toplantıya istinaden kâğıda aktardığımı söyleyebilirim. NATO zirvesiydi galiba. Yahut Habitat buluşmasıydı. Net hatırlamıyorum. Ama gericilerden, sağcılardan, yeminli halk düşmanlarından demokrasi havarileri türetmeyi görev edinmiş aslan sosyal demokratlarımızın Cumhurbaşkanlığı makamıyla ödüllendirdikleri Çoban Sülü lakaplı soğuk savaş artığının, memleketin anasını bellediği için Baba hitabıyla da çağrılan o antikomünist bayraktarın ülkemizi temsilen toplantıya katılacağını, ev sahibi sıfatıyla da açılış konuşması yapacağını bugünmüş gibi hatırlıyorum. Toplantıdan özgürlük, adalet, barış, demokrasi sağanağı beklendiğini de… Şiir işte bu arka plan üzerinde ve içerisinde bulunduğumuz dönemin nelere gebe olduğunu belirtme ihtiyacıyla toplantıdan evvel şekillendi. Bir yerlerde de yayınlandı ama nerede hangi tarihte yayınlandığını hatırlamıyorum… Kendi ürünlerine bu denli ilgisiz birileri var mıdır merak ettim şimdi. Neyse… Sevdiğim ve başarılı bulduğum ürünlerden olduğunu belirtip ikinci sorunuzun yanıtına geçeyim: Şiir serüvenime dair bir kök, kaynak tarif etmem doğru olur mu emin değilim. İlaç prospektüsü dâhil bulduğu her şeyi okuyan, çiklet ambalajlarındaki manileri dahi dikkatle gözden geçiren bir genç olarak girdiğim bu yolda sayısız beslenme kanalı açtım, kaynaklar keşfettim, birbirinden kıymetli yapıtaşları edindim. Şimdi bunları nasıl bir tarif ve tasnife tabi tutabilirim inanın bilmiyorum.

Rock bölümünde yer alan kişi ve olaylar ya da Kıbrıs’a ilişkin şiirin yazılış zamanı bile daha ziyade reel sosyalizmin çözülüşüne ve bu çözülüşün ardından oluşana duyulan öfkeye ilişkin. Çözülüş insanı düşünsel, kültürel ve sanatsal evrenimizi nasıl etkiledi sizce?

Bence güneşin ufuktan çekilmesiyle, karanlığın çöküşüyle eşdeğer bir etkiye sahip oldu sosyalist sistemin çözülüşü. Ancak bizim akşamımız 12 Eylül 1980’de başladığından, güz alacasında metamorfoza yatan entelijansiyamız 1983 tarihli Özal iktidarıyla kozalarını yırtmaya başladığından, Gorbaçovcu ihanet politikalarının bizim üzerimizdeki etkileri daha şiddetli, daha yıkıcı oldu. Akşamımız hızla karardı, gecenin yaratıkları birbiri ardınca sahne almaya başladı. Tamamı için kötü ve rezil diyemem, arada hoş sadâlı bülbüller, ışığın bitmediğini, bitmeyeceğini hatırlatan sevimli ateşböcekleri de vardı ama ekserisinin tabiatı vahşi ve riyakârdı. Karanlığı kanıksatmak için uğraştılar, mehtabın halesi, yıldızın huzmesi, leylağın kokusu, suların şavkı teraneleri eşliğinde meşaleleri söndürmeyi, geceye tam boy teslimi dayattılar. Yani bizdeki çözülüş ve çöküş önce başladı, önce sonuçlandı. Karanlığın daha ileri safhalarında ortaya çıkması gereken vampirlerin, kan emicilerin anında peyda olmaları, sosyalist sistem çözülür çözülmez başımıza üşüşmeleri bu yüzdendir. Sadece sosyalist hareketten, düşün ve sanat hayatımızdan, kültürel birikimimizden söz etmiyorum; metamorfozun erken mahsulleri ile onların dejenerasyon şampiyonu evlâtlarının, haşerattan farksız torunlarının Türkiye’yi her açıdan, tüm boyutlarıyla zehirlediklerini, çözülüş tahribatını korkunç bir yıkıma dönüştürdüklerini söylüyorum. Sadece evimizi viran etmediler, komşu haneleri de harabeye çevirdiler.

Gazel bölümünde, “Sosyalizm ki / Düşüp düşebileceğimiz muazzam sarhoşluk / Salyasız, sümüksüz, cinnetsiz / Proleter aşkı insanlığın / Yâr / Şüphesiz” derken sosyalizme ağıt değil mücadeleye inanç öne çıkıyor. Bu ısrar olmadan bugün şiirin, edebiyatın zenginleşme ihtimali var mı?

Boş verin şiiri, edebiyatı; bu ısrar, bu inanç, bu iddia, bu irade olmadan, kaynağında bunların yer aldığı bir başkaldırılar silsilesi yaratılmadan hiçbir şeyin varlığını koruma ihtimali yok. O eskidendi, sosyalist sistemin himayesi koşullarında geçerli bir önermeydi. Karşınızdaki karanlık, bir süre daha ürünlerinizi metaya dönüştürmeye, yani size yaşam hakkı sunmaya devam eder, öte yandan, siz dâhil, zihinleri pelteleştirme sürecini tam gaz sürdürür. Anadilini kullanmaktan aciz bir moronlar ordusu içerisinde William Shakespeare olmayı düşünmüyorsunuz herhalde?

Kitapta bir de cezaevi bölümü var. Şu “halkı isyana teşvik” konusuna bir girsek. Hikâyesini anlatır mısınız?

Gazi Mahallesi katliamının hemen ertesinde, 1995 yılıydı sanırım, Sosyalist İktidar Partisi’nin kongresini toplamıştık. Kongreye öfke hâkimdi. Birçok isim gibi ben de kongrede bir konuşma yaptım. Kararlarıyla, çizdiği perspektifle bizi oldukça ileriye taşıyacak önemli kongrelerden biriydi. Bir süre sonra, aralarında benim de bulunduğum kimi Merkez Yönetim Kurulu üyelerine Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldı. Halkı sınıf farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrikle suçlandık ve çeşitli hapis cezalarıyla tehdit edildik. Dava epey sürdü. Birkaç arkadaşımız beraat etti, diğerlerinin cezaları ertelendi. Benim daha öncesinde mahkûmiyetlerim ve sabıka kaydım olduğu için cezamın infazına hükmedildi. Hikâyesi kısaca bu. “Teşvik” esprisinin içyüzü ise şöyle: Davadan geç haberdar olduğumuz için hakkımızda bir sürü yakalama, duruşmaya zorla getirilme kararı çıkarılmıştı. Tarihini hatırlamadığım duruşmalardan birine katıldık, Ulucanlar Cezaevine girdi çıktı yaptık ve bu kararlardan kurtulmuş olduk. Ama süreç benim açımdan böyle işlemedi, Yargıtay cezamı onayıncaya kadar hakkımdaki yakalama kararları yürürlükte kaldı. Daha doğrusu Adana polisinin işgüzarlığıyla fiilen yürürlükte tutuldu. O sıra Adana’da yaşıyordum ve solculara göz açtırmamaya yeminli Siyasi Partiler Bürosu amiriyle, yardımcısıyla, “valla biz de istemeyiz ama emir kuluyuz be başkanım” teranesini diline pelesenk etmiş personeliyle parti adına sürekli inatlaşmak, deyim yerindeyse hırlaşmak zorunda kalıyordum. İşte bu yakalama kararları onlar için bulunmaz nimet oldu. Afiş mi yaptık, gazete satışına mı çıktık, bildiri mi dağıttık, ev ve işyeri ziyaretleri mi gerçekleştirdik, “valla biz de istemeyiz ama emir kuluyuz be başkanım” teranesi eşliğinde kelepçe, gözaltı. Üstelik hemen almıyor, cuma günlerine denk getiriyorlardı ki yakalama kararının kaldırıldığına dair yazı pazartesinden önce mahkemeden alınıp Emniyete fakslanamasın. Böyle böyle çeşitli tarihlere denk gelen dört ayrı hafta sonumu nezarette geçirdim. Beşinci gözaltını bir bayram arifesine denk getirdiler, önce emniyete, oradan da Kürkçüler Cezaevine götürdüler. Bayram boyunca Mlkp ve Pkk davası tutuklularıyla aynı koğuşta kaldım, tartışmalara, sohbetlere, bayramlaşma seremonilerine katıldım. İşte bu yakalama kararları ile serbest bırakılma yazıları, özellikle de son yazı, sonrasında epey işime yaradı. Oldukça sert ifadelere sahip, amacını aşan bir karardı. Herhalde mahkeme heyeti de sürekli serbest bırakma kararı yazmaktan bıkmış, polislere “yeter, uğraştırmayın bizi” mesajı vermek için araya tehdit dolu cümleler serpiştirmişti. Kürkçüler Cezaevinden çıkarken bu yazının bir nüshasını aldım ve cebimde taşımaya başladım. Siyasi Partiler Bürosu yakamdan düştü, ota böceğe atıfta bulunarak hakkımda suç duyuruları yapmaya, davalar açtırmaya yöneldi. Bir süre sonra iş değişikliği sebebiyle Adana’dan ayrıldım ve Ankara’ya yerleştim. Cezam onandı ancak o yazı işime yaramayı sürdürdü. İki yıl boyunca hayatın olağan akışında devam ettim. Hatta bir keresinde, gıyaben tutuklama kararı veren Adana Devlet Güvenlik Mahkemesinde duruşmaya dahi çıktım… Sonra teknoloji gelişti, haberleşme işi hızlandı, “Biz verilen göreve bakarız, gerisi savcının, hâkimin işi” diyen iki memur kapıya dayandı. İnfaz Büro amiri de gerçeği ortaya çıkarmaya kararlı zehir hafiye edasıyla, “Demek halkı isyana teşvik ha” diye homurdana sayıklaya kolları sıvayınca, kaçınılmaz olarak, bana cezaevi yolları, “kin ve düşmanlığa tahrik” ibaresine ise “halkı isyana teşvik” kalıbına dökülme zorunluluğu göründü. Götürüldüğüm, sürgün edildiğim her cezaevinde devlet görevlilerinin “Halkı isyana teşvik” diye ayak diremesi de ayrı bir ilginçlikti. Sanırım “tahrik” kelimesi zihinlerinde sağcılara özgü bir yöntem olarak yankılanıyordu, “Komünist adam isyankârdır, halkı da isyana teşvik eder” şeklinde bir akıl yürütme daha makul geliyordu.

Cezaevine dair anlatınızda dikkatimi çeken şey, cezaevindeki insanları Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nda olduğu gibi, her şeye rağmen sevgiyle yazmış olmanız. Belki bunda dönüştürmeye duyulan inanç da var. AKP’nin 16 yıllık iktidarının en büyük başarılarından birinin ülkenin aydınları, kültür-sanat insanları, şair ve yazarlarının, ülkesini seven insanların memleket ile, memleket insanı ile bağını koparması olduğu söylenebilir. Bugün aynı koşullarda bu dizeleri yine aynı sevgi ile yazabilir miydiniz?

Muhtaç insan, canı yanan insan, dertli insan önyargılarından büyük oranda sıyrılır, yardım için, çare için, teselli için kendini samimiyetle açar. Cezaevi serüveni, zaten bildiğim, günlük yaşamımda öğrenmiş olduğum, hastane maceralarım esnasında da bol bol sınadığım bu gerçeği bir kez daha teyit etti. Atıldığım üç cezaevinde de varlığım sevinçle, ilgiyle karşılandı, adeta küçük bir heyecan fırtınası yarattı. Komünisttim falan ama okumuş yazmış adamdım, Allah’ın onlara armağanıydım. Yardıma ihtiyaçları vardı, dava dilekçelerinin yazılması, savunmalarının gözden geçirilmesi, şikâyetlerinin ilgili makamlara iletilmesi, idarenin ve gardiyanların haksızlıklarına dur denilmesi lazımdı. Tabii bir de eşe dosta gönderilecek mektuplar, tebrik kartları, uygun bir dille iletilecek talepler, talimatlar vardı… Tercihlerini can yakmaktan yana yapanları, suçu yaşam tarzı seçenleri yaklaştırmadım, tamamen canı yanan insanlarla muhatap olmaya çalıştım. Hikâyelerini dinledim, yol gösterdim, gücüm yettiğince de yardım ettim. Hemen hepsi cana yakın, olabildiğince samimi, istisnasız bir biçimde de sağ görüşlü insanlardı. Sosyalizmi de anlattım, partiye ilişkin tarifler de verdim, ülkemize, dünyaya, yıkılıp giden Sovyetler Birliği’ne dair bol örnekli uzun anlatılara da giriştim. Kâh güldük kâh kahırlandık, beraber öfkelenip beraber direndik. O yüzden sorunuzun cevabı evet. İlkesellik adına ve şiir için değil, gerçeklik adına ve kurtuluş için evet. Bunun için cezaevine girmeye gerek yok: Türkiye şu an koca bir cezaevi ve tüm koğuşlar, tüm hücreler canı yanmış insanlarla tıka basa dolu. Daha fazlasının canı yanacak, canlar daha fazla yanacak. Her geçen gün yardım ihtiyacı büyüyecek, bugüne kadar güvenilenlerin “maaş peşinde koşan tüccar avukatlar” olduğu, kapitalizm denilen suç düzeninden geçim devşirdikleri daha fazla anlaşılacak. Öfke büyüyecek, tesellinin, çarenin kaynağı daha net görülecek. Bu koşullar altında geçmişte yaptıklarımızın daha azıyla yetinmemiz mümkün mü? Türkiye evimiz, bu insanlar da hane halkı. Beraber gülüp beraber ağlamayacak, beraber direnip beraber savaşmayacağız da ne yapacağız? Sevgi mi? İnsanları kara kaşı kara gözü, selvi boyu kıvrak endamı için sevmek ergen harcıdır, sevilmeye lâyık olanı sevmek, sövülmeye lâyık olana sövmek devrimciliğin yasasıdır.

Son olarak, özellikle genç okurlarınıza ve yılgınlığa düşen insanlara bu röportajın sonunda da yer vereceğimiz Öğütler şiiriniz dışında neler önerirsiniz?

Tek önerim var: Örgütlenin. Anneniz sizi bir daha doğurmayacak, başka bir ömrünüz falan da olmayacak. Ananızı ağlatanlara, anaları topyekûn ağlatacak olanlara karşı örgütlenin. Ömrünüzü burnunuzdan getirenlere, tüm ömürleri talan etmeye hazırlananlara karşı örgütlenin. Savsaklamayın, ertelemeyin, bana bir şey olmaz demeyin örgütlenin. Nerede olursanız olun, ne yaparsanız yapın örgütlenin. Cesur olun, dürüst olun, paylaşımcı olun, devrimci olun, hazır olun. Gecenin en karanlık anına, şafaktan bir önceki safhaya geçmek üzereyiz.

 

ÖĞÜTLER

 

diyelim ki otobüs gelmedi, dolmuşa bin

beş dakikadan fazla bekleme dolmuşu da

çevir yoldan geçen ilk taksiyi

“tabana kuvvet” de paran yoksa

 

diyelim ki ayrı düştün sevdiğinden

kulağın telefonda olsun ilk hafta

sekizinci gün çek fişi prizden

gelişigüzel çevir numaraları yahut da

 

diyelim ki özür mözür, falan fıstık

sel gibi gözyaşı hatta

ne merhamet duy ne pişmanlık

bağışlanmayacak tek şey vefasızlıktır hayatta

 

gördüğün düşleri hayra yorma

aldatma kendi kendini

öküzün altında buzağı arar gibi

farklı anlamlar arama her lafta

 

 

diyelim ki al kanlara boyandı yüzün gözün

geberesiye dövüşme, ağır ağır çekil

silâhına mermi koy yaralarına fitil

bitir savaşı başladığın safta

 

diyelim ki esir düştün

mümkün değil kurtulmak da

cellât elinde rehin kalmasın ömrün

öldürt kendini ilk fırsatta

 

diyelim ki yolcusun, yalınayak, tek başına

yapıştır gövdeni gölgene yorulduğun an

nasıl kıvrılıp bükülürse yılan

öylece ilerle onurlu uzun yolunda

 

ellerinle acı çek, ayaklarınla ağla

yüzündeki bütün çizgileri sil

kızılcık şerbeti içtim demekte değil

marifet kan kusmamakta

 

hayatın kadri bilinsin diye yazıldı bu öğütler

kulaklarda küpe gibi taşınsın boyuna

zaman aleyhinizde diye haykırır saatler

dörtnala koşar yelkovanlar akrebin pususuna

 

                                                                                                                                  Bu röportaj 22.07.2018 tarihinde soL Portal’da yayımlanmıştır.

Zelal Özgür Durmuş: “Evrimsel ilişki doğanın işleyiş ezgisidir”

23 Temmuz 2018

Necdet Bulut: Bir Sosyalist ve Bilim İnsanı

23 Temmuz 2018