Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!

Kübalı yazar Miguel Barnet, geçen yıl Yazılama Yayınevi’nce basılan “Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” adlı kitabıyla Türkiyeli okurlarla buluşmuştu. Barnet, Havana’da Celil Denktaş’ın sorularını yanıtladı…
barnet-foto

Kübalı aydın Miguel Barnet dünyada, yaşayan en büyük şair-antropolog-yazarlar arasında sayılıyor.

1940 Havana doğumlu.

Halihazırda Küba Yazarlar ve Sanatçılar Ulusal Birliği’nin (La Unión de Escritores y Artistas de Cuba-UNEAC) başkanlığını yapmakta.

Miguel Barnet’i uluslararası üne kavuşturan, geçen yıl Yazılama Yayınevi tarafından “Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” adıyla Türkçeye de kazandırılmış olan antropolojik romanı, Biografía de un cimarrón.

Bu kitap yazarın ilk antropoloji çalışmaları esnasında, 1963 yılında, görevli olarak gittiği Havana’daki Gaziler Evi’nde tanışıp daha sonra da yaşam öyküsünü kendi ağzından romanlaştırdığı, 100 yaşını çoktan aşmış “kaçak köle” Esteban Montejo’yla yaptığı uzun soluklu söyleşinin gerçeklere bağlı kurgusunun bir ürünü. Yayımlandığı 1966’dan bu yana yetmişten fazla dile çevrilmiş, bu dillerin kiminde birkaç kez basımı yapılmış ve halen de yeni diğer dillere çevrilmeye, yeni basımları yapılmaya devam ediliyor.

Miguel Barnet hem Küba’da hem de farklı ülkelerde pek çok ödül almış, uluslararası kamu kuruluşlarında uzun yıllar çalışmış, Küba’yı kültür elçisi olarak yıllarca temsil etmiş, bu arada 2003 yılında, Birleşmiş Milletler UNESCO’da görevli olduğu sıralar Türkiye’ye de özel bir ziyaret yapmış, Efes’i, Kapadokya’yı, Kapalıçarşı’yı gezmiş. Yıllar sonra bu ünlü kitabının Türkçeye çevrilmiş olmasından oldukça memnun ve diğer kitaplarının da Türkçe basımlarını dört gözle bekliyor.

Yazılama Yayınları’nın kendisinin diğer kitaplarına da talip olduğuna dair beraberimde elden getirdiğim mektubuna çocuklar gibi seviniyor.

Kendisiyle UNEAC’daki odasında, diğer yazar dostlarımız Küba istihbaratının eski başkanı, Fabián Escalante ve UNEAC ikinci başkanı gazeteci-yazar, Pedro de la Hoz’un da zaman zaman katıldığı uzun bir söyleşiye girişiyoruz. Konuşmamız İstanbul seyahati, anılar, parmağındaki İstanbul’da işportadan aldığı yüzüğün öyküsü falan derken kaçak köle Esteban Montejo üzerinde yoğunlaşıyor:

“Bir Kaçak Kölenin Biyografisi” Türkiye’de epey ilgi gördü. Sanıyorum bugüne kadar yetmişten fazla dile çevrildi. Doğru mu?

Kitap, geçen yıla kadar Türkçe dışında 72 dile çevrilmişti. Türkçe çeviri 73. oluyor. Şimdi bir yenisi daha geldi, bir hafta kadar oldu, bak göstereyim. (Kalkıp yandaki camekân kütüphaneden bir kitap bulup çıkartıyor, bana gösteriyor) Evet, kitap bir dolu dile çevrildi; Japoncaya, Çinceye, bir dolu Avrupa diline… İşte bu da Sırpça baskısı. Yani, 74 dil oldu. Önümüzdeki günlerde de, Hırvatçası çıkacak… Bak Türkçe baskısını buldum, burada varmış (gösteriyor ve bu arada bir diğer baskı eline geliyor); bu da Meksika’daki yeni baskısı. Meksika’da halihazırda 9 baskı yaptı.

BASİT, SIRADAN BİR İNSANIN ÖYKÜSÜ BU…

Köle Esteban’ın başından geçenler Türk okuru için son derece çarpıcı. Çünkü kölelik, yani burada yaşanmış olduğu şekliyle bizim tarihimizde yok. Farklı, yeni tanınan bir tarih. Dolayısıyla Türk okurunun oldukça ilgisini çekti. Amerika’da, Latin Amerika’da kolonizasyon döneminde yaşananlar Türkiye’de pek bilinmez. Küba edebiyatına da yabancı Türk okuru. Yeni yeni çevriliyor. Köleliği anlatan bir Küba romanı çok daha ilginç geldi Türk okuruna. Tabii okur şunu da merak ediyor, bağımsızlık savaşından sonra kölelerin durumu ne oluyor, sınıf savaşına ne şekilde katılıyorlar? Esteban Montejo, komünist partisi üyesi olduğunu söylüyor ancak söyleşinizde ülkeyle ilgili hiçbir politik analiz yapmıyor. Belli belirsiz yorumlar dışında…

Hayır. Çünkü ben bu söyleşide parabolik, inişli çıkışlı bir dönemi toparlamaya çalışmıştım. Dolayısıyla yalnızca kölelik üzerine odaklandık. O bir kaçaktı. Kölelik cehenneminden kaçan ve oldukça uzun bir süre kaçak olarak yaşamayı başaran, çok uzun yıllar hayatta kalmayı başarmış biri. Ta, cumhuriyetin kuruluşuna tanık olmuş… Bir de onun yaşamı son derece sade ve sıradan. Bir köle olarak yaşadığı yılları ve kaçtıktan sonra yaşadıklarını destansı bir dille anlatıyor. Tabii bu arada yaşlanıyor da. Cumhuriyetin ilk yıllarında son derece basit, yaşam mücadelesi veren biri. Boyacılık yapıyor, korumalık yapıyor… Karnını doyurma mücadelesi veriyor. Bir dolu işe girip çıkıyor. Çok çalışıyor. Bu arada adeta destansı bir kahramanlık çağında yaşıyor. 1950’lerde yeraltı örgütlenmesi içerisinde görev yapıyor; 26 Temmuz hareketi içerisinde… pardon, 26 Temmuz değil, parti için çalışıyor, Sosyalist Halk Partisi’nde, yani eski komünist parti… Düzenli aidat ödüyor… Hareketin düzenlediği etkinliklerin biletlerini satıyor, Sierra Maestra’ya, Fidel’e para toplayıp gönderiyor, ama kendi yaşamı hiç ilginç değil, yani tekdüze, herhangi biri gibi. O yıllarda oldukça da yaşlanmış durumda, 90’ını geçmiş normal bir insan işte.

Devrim’i, 1959’u nasıl karşıladı peki? Yani, Devrim hakkında ne düşünüyordu?

Çok mutluydu tabii. Bilimler Akademisi başkanı tarafından ziyaret edildi. Ki Başkan, onun ölümünden sonra, cenazesinde mezarının başına gelip konuşmuştu, 1973’te.

HER GERÇEKLİK KENDİ İÇERİSİNDE BİR KURGU TAŞIR…

Bir paragrafta şöyle söylediğini hatırlıyorum, oldukça keskin politik bir tespit yapıyor, Máximo Gómez’in heykeli Kuzey’e doğru bakarken Maceo, tam ters istikamete, kendi halkına doğru bakar, ben bunu bilirim… Bu son derece etkileyici, keskin bir tespit… Hiç detaya girmeden hedefi tam göbeğinden vuruyor. Mükemmel…

Onun bu sözleri bana biraz sorun çıkarmıştı tabii… Nasıl aktarsam diye kıvrandım bir süre. Çünkü biliyorsun, Máximo Gómez Küba’nın ulusal kahramanıdır. Ülkede ona hayranlık duyanların sayısı azımsanamaz. O çok iyi bir komutandı, bağımsızlık savaşının komutanı… Ama bir siyasetçi değildi. Net bir politik ufku hiç olmadı. ABD Başkanı McKinley’e bir mektup yazdı ve Küba bağımsızlık savaşına ABD’nin yardım etmesini istedi…

Evet, kendi durumundan pek emin değil…

Öyle… Zaten 1905’te de öldü, epeyce yaşlanmıştı. Aslında Dominik vatandaşıydı ama burada, bizim ulusal kahramanımızdır. Tabii siyahlar, ki siyahların politik duyarlıkları son derece keskindir ve bağımsızlığın kurtuluş olduğunu çok iyi kavramış olduklarından onu hiç sevmediler. Bir diğer neden de, kendi genelkurmayına hiç siyah subayları almak istememesidir. Savaş tarihine bakarsanız onun ordusunda çok az siyahın yer aldığını görürsünüz. Açıkça beyazları tercih etmiştir.

Bunu yeni öğreniyorum. Söyleşi metninden sonra eseri, çalışmayı açıklayan, daha doğrusu tanımlayan görüşlere yer verilmiş. Burada, söyleşide uygulanan tarzı, “sosyal edebiyat” olarak adlandırıyorsunuz. Bununla tam olarak neyi ifade ediyorsunuz. Kurguyu dışlayan, kurgu içermeyen…

Bir şekilde, bak buraya dikkat, bir yere kadar… Çünkü her gerçeklik kendi içerisinde bir kurgu taşır. Çünkü sen, ne zaman bir metin hazırlamayı tasarlasan, bir görüşmeyi ya da birisi tarafından atılan bir nutku metinleştiriyorsun diyelim, veya gerçek yaşanmış bir öyküyü metne aktaracaksın, işte bunu kağıda dökmeye başladığın anda kurguya başlamışsın demektir. Ama bu söyleşi metninde, yani Esteban’ı aktarırken oldukça zorlandığımı hatırlıyorum. Bir tarafta gerçeklikten kopmamaya çalışırken diğer yandan da Esteban’nın içinde yaşadığı kendi özgün dünyasını yansıtmak… Esteban’nın kullandığı dilden, ifade tarzından kopmamak ama aynı zamanda da bu dilin, ifade tarzının anlaşılmaz olmasının da önüne geçmek… İşte bunları aynı metin içerisinde yansıtmak, ifade etmek… Çünkü aksi takdirde onun görüşlerinden kopma tehlikesi vardı ve bu ona büyük saygısızlık olurdu. Tabii onun o kendine özgü konuşma tarzı, anlattığı öykülerin birbirine karışıyor olması, zaman konusundaki kopmalar vs. tüm bunları onun aktardığı gerçekliği bozmadan fakat aynı zamanda da ifade tarzının karmaşık yapısını çözerek okura aktarmak durumundaydım. Tıpkı, Rubik’in Küpü’nü kurar gibi…

barnet

YAZAR, ANLATMAK İSTEDİĞİNİ ANLATIR, BAŞKASINI DEĞİL…

Ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Bu tıpkı dolanmış bir yün yumağını ipliğe zarar vermeden dikkatlice açmaya benziyor…

Tıpkı, Rubik’in Küpü gibi işte… Metni yazmaya başladığımda devamlı bu, Rubik’in Küpü’yle boğuştum durdum. Bunu şuraya, şunu buraya alayım diye didindim durdum. Yer yer öykülerin sırasını değiştirmek zorunda kaldım, ki neyi anlatmakta olduğum iyi anlaşılsın, okur kitabın seyrinden kopmasın. Onun anlattıklarının, onun histogramının ne anlama geldiği aradan uçup gitmesin diye.

Evet. Bu çalışma gerçekten çok etkileyici, büyük emek var, çok açık. Kitap okuru adeta sarsıyor. Sizi alıp bir kölenin dünyasına sokuyor…

Tam da bu dediğin yönüyle oldukça gerçekçidir…

Metin ilerledikçe okur da adeta dünyaya onun gözüyle bakmaya başlıyor. Bu konuda kullanılan dil son derece başarılı. Bu açıdan Türk okuru için de oldukça yeni, alışılmadık bir anlatım.

Bu kitaptaki hiçbir cümle, hiçbir sözcük sahte değil, kurgu değil. Elbette yazımı aşamasında kurgu devreye girdi ve bunu yapan benim, yani Esteban burada devre dışı. Fakat bu sanatçının, yazarın yapması gereken şeydir; anlatmak istediğinizi anlatırsınız, kendi tarzınıza göre. Ancak bunun karşısında gerçeğe de dokunamazsınız, bu sizin temel sorumluluğunuz. Dolayısıyla bu kitabın anlattığı baştan sona gerçek yaşamdır. Gerçek yaşamdır ve anlatılan herşey açık ve şeffaf bir şekilde Estaban’ın gerçek yaşam öyküsünü aktarmaktadır.

BEN POLİTİKAYLA UĞRAŞMAM DİYENLER ASIL POLİTİKA YAPANLARDIR…​

Son soru: Genel olarak edebiyatı, ya da sanatı diyelim, herhangi bir sanat eserini politik çalışmayla nasıl ilişkilendirirsiniz? Sanat eseri saf sanat ya da saf politik olur mu?

Bak benim için şu son derece açık ve net; herhangi biri, kendisini politikayla alakasız biri olarak tanıtsa bile o kişi bana göre, politikanın daniskasını yapıyor demektir. Sapına kadar politiktir o. Çünkü dünyada politik olmayan bir kişi, bir düşünce, herhangi bir şey yoktur, olamaz. Hatta şöyle diyelim; ben, herhangi bir ideolojinin savunmasını yapmam diye ortalıkta gezen kişi, ideolojinin tam da kendisini yapmaktadır, bu çok açık. İşte ideoloji tam da budur! Kimi kişiler, ben politikayla uğraşmam, bu benim işim değildir derler, işte tam da burada asıl politika yapanların onlar olduğu gerçeğiyle yüzyüze gelirsiniz. Bu kişiler, kendi saflıklarıyla, tarafsızlıklarıyla öğünürler, bunu size bir erdem olarak sunarlar. Bunlara dikkat edin, bunların hepsi değil ama büyük bir çoğunluğu sağda ve aktif politikanın içerisinde olanlardır. Koyu gericiliği, muhafazakârlığı temsil edenlerin başında gelirler. Toplum ya da insanların durumu onların umurunda değildir, devrime düşmandırlar. Kıyısından geçmezler. Bu işte, oldukça bilinçli yapılan sağ siyasettir. Bu insanlar oldukça mediokrattırlar bana göre… Çünkü dünyanın bugün yaşamakta olduğu ve son derece aşikâr olan acılara aldırış etmemek büyük talihsizliktir; aslında işte bu tam da bir politik tavırdır. Biz bir eğlenceler, balolar dünyasında mı yaşıyoruz allahaşkına? Bizler, bizler….

BENİ POLİTİK KILAN TOPLUMLARIN SORUNLARININ, ACILARININ FARKINDA OLUP BUNLARI YANSITMAMDIR…

Dünyadan soyut muyuz?

Hah, evet! Dünyadan soyut mu yaşamaktayız? Kendimizi bir fildişi kuleye hapsedemeyiz. Çevremizde olan bitenlere asla duyarsız kalamayız. Fildişi kuleler Orta Çağlarda kaldı… Ve şimdi öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, o katliam dolu Orta Çağları aratmıyor. Daha acımasız, insan hayatını riske atan, çok daha vahşi, Orta Çağlarda olup bitenlerden beter. Şu nükleer silahlar meselesi örneğin. Son derece tehlikeli bir ortam yaratıyor dünya için. Bir yanda Kuzey Kore, diğer yanda ABD, gerilimi daha da tırmandırıyorlar. Tabii dünyayı idare etmeye kalkan çılgın bir adam da eklendi bu risklere şimdi. Aslında deli ya da aptal falan değil elbette. Ne yaptığını bilen bir narsist o. İnsanların basit, masum taleplerini kaşımakta usta. Evet, ben politikayı doğrudan metinlere yansıtan bir yazar değilim. Ben, toplumların sorunlarından acılarından haberdar bir yazarım sadece. Beni politik kılan işte bu. Ama şunu da itiraf edeyim, şimdi sana Türkçeye çevir diye vereceğim kitabım haylice politik bir kitaptır.

Bunu çevirirken göz önünde bulunduracağım…

Kitabın anlattığı güncelliğini korumakta olan bir genel sorunun öyküsüdür. Çok önemli bir genel sorun. Göç! Bugün bu konu dünyanın her yerinde her allahın günü manşetlerde olan bir haber konusudur. En güncel konu… Dünyada yaşanmakta olan temel sorunların başında gelmekte. İtalya’da, Türkiye’de, Suriyeliler…

İNSAN, İNSANIN ÖNÜNDE EĞİLMEZ…

Bunu en iyi bilen ülkelerden biriyiz şu anda. Ülkemizde 4 milyondan fazla Suriyeli barınıyor.

Türkiye’de barınıyorlar ya da Türkiye’yi Avrupa’ya geçiş için köprü olarak kullanıyorlar… Bundan bir kaç ay önce İspanya’ya gittik, Valencia’ya, orada Senegallilerin, Afrika’nın dört bir yanından gelen göçmenlerin halini bizzat gördük… Sokaklarda bir dolu şey satmaya çalışıyorlar, gömlek, ayakkabı… Sonra da polis geliyor, apar topar kaçmaya çalışıyorlar polisten, mallar ortalığa saçılıyor, tartaklanıyorlar. Çok acı, çok acı… Bir dostum var, İspanyol orta sınıfı diyelim, geliri ancak kendini idare edebilen bir kadın. Küba Devrimi’ni destekleyen, Fidel’in görüşlerini her yerde savunan biri. Bizlerden biri gibi. Ama ne yazık ki kendi çevresinde olup bitenleri göremiyor. Anlamıyor. Evinde köle çalıştırıyor, inanabiliyor musun? Ve köle çalıştırdığının farkında değil. İyilik yaptığını zannediyor. Yardımcım dediği, Jessi adında Filipinli bir kadıncağız. Benim karşımda eğiliyor; ki, kaç kez “senle ben eşit birer insanız, insan insanın karşısında eğilmez” diye uyarmama rağmen. Sonunda utancımdan kaçtım arkadaşın evinden…

Türkiye’de de aynı sorun var. Dediğiniz gibi göç, şu anda dünya gündeminin en önemli maddelerinden. Türkçedeki ikinci kitabınızın da bu yönüyle oldukça ilgi çekeceğini düşünüyorum. Sanırım bu kitap da epeyce dile çevrildi.

Evet. Kitabı 1986’da tamamlamıştım. ABD’de ve pek çok diğer ülkede kitabın tanıtımına bizzat katıldım. Ancak öyküsünde de göreceksiniz, göç olgusu hiç eskimeyen, insanları sürekli meşgul etmiş, oradan oraya sürüklemiş tarihsel bir olgu. Ne yazık ki yoksulların kandırılması, daha iyi yaşam hayallerinin sömürüye alet edilmesi bugün artık daha da olağanlaşmış durumda. Bu kitap hiç bitmeyen bu acıların Kübalı bir göçmenin başından geçenler üzerinden anlatımını içeren bir roman. Romanın kahramanı asıl yoksulluğun bolluk diye sunulan şeyin ta kendisi olduğunu neden sonra farkediyor, ancak neden sonra…

Teşekkür ederim. Bu kitabınızın da kısa sürede Türk okuruyla buluşacağına emin olabilirsiniz.

Asıl ben teşekkür ederim. Türkiye’de de okur karşısına çıkmak benim için yalnızca bir onur değil aynı zamanda da bir ayrıcalıktır…

Sizi tanımış olmak asıl bizler için önemli bir ayrıcalık. Zaman ayırdığınız için tekrar teşekkürler.

Bu söyleşi 08.03.2018 tarihinde soL Portal’da yayımlanmıştır.

Büyük karanlığımızda saklı umutlar

8 Mart 2018

Helenlerden Hunlara Avrupa’nın kökenleri

8 Mart 2018