Kaya Tokmakçıoğlu: “İstanbul işçi sınıfının havzası olmayı sürdürüyor.”

Akademisyen-yazar Kaya Tokmakçıoğlu’nun ‘Köle, Kul, Amele: İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi’ kitabı Yazılama Yayınları tarafından yayımlandı. Tokmakçıoğlu ile kitabını ve İstanbul’u konuştuk.

 

[Soner Sert, GazeteDuvar, 21.1.2021]

Mühendislik eğitimi alan Kaya Tokmakçıoğlu, yüksek lisansını yaparken akademide kalmayı tercih eder. Halen İTÜ İşletme Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Tokmakçıoğlu, edebiyata ve İstanbul’a özel bir ilgi duyar: “Klasik olacak ama tutku olarak adlandırabiliriz sanırım.”

Edebiyat bağlamında, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını sürdüren Tokmakçıoğlu, Nâzım Hikmet Kolektifi’nin bir üyesi olarak çalışmalar yapar. “İstanbul özelindeyse şehrin toplumsal yaşamına, kültürel dokusuna, mücadeleler tarihine dair okumaya, biriktirmeye, sokaklarında düzenli olarak gezmeye, çalışıyorum” sözleriyle bu kente dair düşüncelerini dile getiren Tokmakçıoğlu’nun, Yazılama Yayınları’ndan çıkan ‘Köle Kul Amele / İstanbul’un Toplumsal Mücadeleler Tarihi’ kitabı da bu düşüncesiyle pekişiyor.

Tokmakçıoğlu ile bir araya geldik ve kitabını, işçi sınıfı ve İstanbul’u konuştuk.

 

‘MARKSİZM SAYESİNDE BÖYLE BİR KİTABI YAZMAYA CESARET ETTİM’

S.S. – Malum İstanbul; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel, tarihi ve coğrafi olarak bir derya denizdir. Bu şehrin sosyal mücadeleler tarihini merkeze alarak bir kitap hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı? Ek olarak bu durum sizi ürkütmedi mi?

K.T. – Bahsettiğim gibi şehre dair yazılan edebî, bilimsel vb. her tür metni okumaya özen gösteriyorum yıllardır. Bu noktada dikkatimi çeken şeylerden biri şu oldu: Şehrin pek çok farklı yönünü ele alan çalışma bugüne kadar yapılmış; üzerine monografiler kaleme alınmış, romanların başkahramanı olmuş İstanbul. Ya da İtilaf Devletleri’nin işgali, II. Mehmed dönemi vb. tarihinin belli bir aralığını inceleyen kitaplar yazılmış. Bunların bir bölümü ilgili dönemin toplumsal mücadeleler tarihine odaklanıyor. Bir bölümü siyasal ve iktisadi tarihine. Şehrin toplumsal mücadeleler tarihini kuruluşundan günümüze sınıfsal bir perspektifle ele alan bir çalışma benim bildiğim kadarıyla yoktu ve bu boşluk elinizdeki kitabın hazırlanmasında başat rolü oynadı. Marksizm olağanüstü bir kılavuz; onun sayesinde böyle bir kitabı yazmaya cesaret ettiğimi söyleyebilirim.

S.S. – Kitap bir yanıyla tarih, bir yanıyla siyasi, bir yanıyla ekonomik, bir yanıyla sosyal bilimsel bir çalışma. Siz eserinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

K.T. – ‘Köle, Kul, Amele’yi bir yönüyle disiplinlerüstü bir metin olarak adlandırmak mümkün sanırım. Bizantion’dan Konstantinopolis’e, oradan Konstantiniyye’ye ve İstanbul’a doğru gerçekleşen mekânsal dönüşümün izlerini toplumsal mücadeleler tarihinden ele almaya çalışıyor kitap öncelikle. Bunu yaparken, bahsettiğiniz gibi tarihe, ekonomi bilimine, siyasete, yer yer edebiyata da başvurmaktan çekinmiyor. Bunları bir arada tutan tutkal ise Marksizm. Dolayısıyla, bir gelecek tasavvuru iddiasıyla şehrin “tarih öncesine” odaklanmayı tercih ediyor ‘Köle, Kul, Amele’.

S.S. – Kitap, ismiyle müsemma bir çalışma bizce. Önce köle, sonra kul, sonra da amele… Tanım değişse de görev değişmiyor. İşçinin kaderinde, sırada ne var sizce?

K.T. – Sırasıyla Doğu Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine bir göndermede bulunuyor kitabın adı. Tabii ki emeğiyle geçinmeye çalışanlara, ezilenlere dönük bir duygudaşlık besliyor. Yüzyıllardır ezilenlerle onları ezen bir avuç iktidar sahibi arasındaki mücadelenin İstanbul’un tarihinin tekerlerini döndüren başlıca güç olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla, günümüz işçi sınıfının geleceğinde, onun kendi kaderini eline almak var. Kentsel mekânı, iktidarı eline almış bir biçimde dönüştürmek; yaşanabilir, eşit ve özgür bir İstanbul’u inşa etmek ve o güne kadar yaşanmışları “tarih öncesi” olarak addedip kendi tarihini yazmaya koyulmak var.

 

‘İSTANBUL, İŞÇİ SINIFININ HAVZASI OLMAYI SÜRDÜREN BİR ŞEHİR’

S.S. – Kitapta sık sık “kavgamızın şehri” vurgusu yapıyorsunuz. Bu kitap, proleterler için bir kaynak kitap olma amacı mı taşıyor?

K.T. – Evet, İstanbul “kavgamızın şehri”. Bir yandan sermayenin sınırsız bir biçimde biriktiği, öte yandan geniş çevresiyle birlikte düşünüldüğünde işçi sınıfının havzası olmayı sürdüren bir şehir. Modern anlamıyla proletarya İstanbul’da da tarih sahnesine çıktığı andan itibaren kentsel mekân üzerinde kıyasıya bir mücadele yürüttü, yürütmeye devam ediyor. İşgale karşı direnen unsurlar arasında işçi sınıfının öncü bileşenleri vardı; öte yandan 1 Mayıs’ları düşünelim, 15-16 Haziran’ı, Gezi Direnişi’ni aklımıza getirelim. Şehirdeki toplumsal mücadeleler kentsel mekâna yayılabildikleri ölçüde ve ölçekte “başarılı” oldular. Bunda da kentin proletaryasının büyük rolü oldu. Tüm bu mücadelelerden çıkarılacak dersler olduğunu düşünüyorum ve elbette işçi sınıfımızın, verdiği kavganın izlerini mekânsal düzlemde sürebileceği bu kitabı okumasını arzu ediyorum.

S.S. – Çalışmanız bir kez daha gösteriyor ki, sol siyasetin görünür olmasıyla/siyaset üretmesiyle işçi sınıfının güçlenmesi arasında tarihsel bağlamda bir paralellik var. Sadece İstanbul da değil, dünya siyaseti bunun örnekleriyle dolu. 2000 sonrası işçi sınıfı ve sol siyaset arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

K.T. – Türkiye özelinde ’80 sonrasının toplumda yarattığı en önemli tahribatlardan biri örgütlü olmanın, örgütlü davranmanın tukaka ilan edilmesidir. İşçi sınıfı adına siyaset üretenler günümüzde işçi sınıfını kuşatan milliyetçiliği, dinci ideolojiyi dağıtmak zorundalar. Bununla baş etmenin örgütlü davranmadan kolay olmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan, 2000’li yıllar açısından Tekel ve Gezi Direnişi gibi tüm ezilenlere umut kaynağı olan hareketlenmelerin siyasal iktidarın zayıf karnını yansıttığını, bu düzenin miadını çoktan doldurduğunu söylemek durumundayız. Düzenin söz konusu zayıf karnının, er ya da geç işçi sınıfının hak ettiği siyasetiyle buluşacağına dair olan inancı diri tuttuğu inancındayım.

S.S. – Tarih boyunca İstanbul’da var olan emekçi sınıflar üzerine bu denli kapsamlı bir çalışma yapan bir yazar olarak, Covid-19 şartlarında İstanbul’da yaşamaya/ölmemeye çalışan işçiyi nasıl yorumluyorsunuz?

K.T. –  İstanbul, tarihi boyunca pek çok salgına tanıklık etti. Bunlar içinde veba önemli bir yer tutuyor. Öte yandan, şehrin altından geçen fay hattı her büyük depremde toplumsal eşitsizliklere ayna tuttu. Bunlara bir de kentin meşhur yangınlarını ekleyecek olursak Covid-19’un başımıza gelen en büyük “felaket” olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sizin de belirttiğiniz gibi günümüzdeki mevcut toplumsal düzen, pandemi gibi olağanüstü durumların ortaya çıktığı momentlerde işçi sınıfına kent yaşamını zehir ediyor. Benzer bir durumu 1894 Depremi’nin derinleştirdiği eşitsizliklerde de ya da 1911 Aksaray Yangını’nda da görmek mümkün. Dolayısıyla özellikle pandemi sonrası işçi sınıfını daha ağır şartların beklediğini söyleyebiliriz. Ve bu noktada dayanışmanın, örgütlü davranmanın her zamankinden daha önemli hale geleceğini iddia edebiliriz.

S.S. – Hazırladığınız yeni bir çalışma var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

K.T. – İstanbul’a dair okumalar yapmaya devam ediyorum. Kenti konu alan izlemediğim filmleri, varsa belgeselleri izlemeye çalışıyorum. Bir yandan da Nâzım Hikmet üzerine çıkacak derleme bir kitap için okumalar yapmaya, özellikle ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nın edebiyatımızdaki yeri üzerine düşünmeye devam ediyorum.

 

 

TKP Tarihi Çıkıyor!

26/01/2021

'Marx'ın Düşüncesi kitabını bir çıkış arayan insanlar için yazdık'

26/01/2021