Helenlerden Hunlara Avrupa’nın kökenleri

Geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınları’ndan Çağdaş Sümer çevirisiyle ve Patrick J. Geary imzasıyla çıkan Uluslar Miti ve Avrupa Kimliği okurla buluştu. Kitap tarihi figürlerle güncel siyasi perspektife ışık tutuyor.

Uluslararası ve denizaşırı göçlerin, kapitalist dünya için mülteci ve sığınmacı krizini derinleştirdiği, yangınına benzin attıkları savaşlar sonucu, göstermelik de olsa –duyarlı aydınlarının vasıtasıyla- bir vicdan muhasebesine dönüştüğü böylesi zamanlarda, nefret siyasetinin ayyuka çıktığı ve faşizmin kurumsallaştığı Avrupa’da, milliyetçilik her zamankinden fazla ölçüde görünmeye başladı.

Bu göstergeyi nesnelleştirmek için bile Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde yapılan son seçimleri anımsamak mümkün. Kaldı ki, seçimlerden ziyade asıl belirleyici olan etken Avrupa’nın ve Avrupalıların bu bakış açısını, biçimleniş ve varoluşu, sınıfsal perspektifle söylersek, aşağıdan yukarıya içselleştirdiği yönünde. II. Dünya Savaşı ile beraber milyonlarca insanın ölmesi ve hemen akabinde yeni bir Avrupa’nın kurulması gerektiği ihtiyacından dolayı, kapılarını göçmenlere sonuna kadar açan Avrupalılar bugün o göçmenleri yetersiz ve asalak buluyor. Bunda etkili olan neden ise, iktisaden bir katkı sağlayıp, ya da göçmenlerin bakış açısıyla söylersek sömürülüp ve bu varoluş biçimi ile hayatta kalmayı başarıp, kendine ve topluma dair herhangi bir kimlik belirlemeden, sunmadan yaşamaya çalışmaktır.

Faşizmin bir kitle hareketi olduğu düşüncesiyle hareket ettiğimizde, kapitalist Avrupa, her zamankinden daha çok, kendi halkına ve göçmenlere tek tipleşmelerini salık veriyor. Bu anlayışı içselleştiren Avrupa halkında, milliyetçi vasat yükselirken, yaşanan trajedinin asıl sebebi ise göçmenler olarak kodlanıyor. Avrupa, kendi entelektüel gelişimin serüvenini süreklileştirirken sıkıştığı her anda asıl suçlunun göçmenler ve dolayısıyla bu “gelişim”in ötesinde kalanlar olduğunu söylüyor.

uluslar-miti

ULUSLARIN TARİHLERİNİN GÜNÜMÜZE YANSIMALARI 

Tarihe bakıldığında Avrupa, coğrafi olarak her daim göç yolları üzerinde konumlanırken, Kavimler Göçü, Hunların etkisi, Osmanlı’nın varoluşu, Coğrafi Keşifler, Dünya Savaşları ve sonrasında belirleyici etkenin göçmenlerin varlığı ve kimliği olduğu aşikârdır. Özellikle 1900’lü yıllarında ikinci yarısında yaşanan savaşların ve göçlerin daha görünür olması sonrasında tarih, dikkatle incelenmesi gereken uçsuz bucaksız bir deryaya dönüştü. Tanımların güncellendiği ve faşizmin her geçen gün kendini yeniden ürettiği bu dönemlerde Avrupa siyaseti, her daim olduğu gibi dünya siyaseti için belirleyiciliğini korudu.

Geçtiğimiz günlerde Yazılama Yayınları’ndan Çağdaş Sümer çevirisiyle ve Patrick J. Geary imzasıyla çıkan Uluslar Miti ve Avrupa Kimliği ismiyle yayınlanan kitap, güncele tam da bu bakış açısıyla bakıyor. Alt başlığını Helenlerden Hunlara Avrupa’nın Kökenleri başlığının oluşturduğu kitabın yazarı, University of California’da Ortaçağ Tarihi dersleri veren Ordinaryüs Profesör Doktor Geary, tarihi güncel bağlarıyla yeniden yorumlayarak, Avrupa’nın alt benliğine iniyor ve güçlü bir okuma yapıyor.

Burada belirleyici olan etkenin Roma İmparatorluğu ve “barbar” olarak nitelenen göçmen vurgusunun etkisi ortadayken Geary, kuru bir karşıtlık kurmak yerine, bugüne değin uzanan İspanyollar ve Basklar, İngilizler ve İrlandalılar arasındaki ilişkilere değin ayrıştırmaya ve kodlamaya girişiyor.

İlkçağlardan itibaren oluşan Avrupalı kimliğini tanımlarken, süregiden zamanda bu kimliğin değişim ve dönüşüm serüvenini tarihsel olarak yorumluyor, günümüz milliyetçilik hamasetinin kuru bir kısır döngüden ibaret olmadığını söylerken, Avrupa kapitalizmi ve faşizminin de konjonktürle beraber kendini yeniden ürettiğini işaret ediyor.

Kitap, ulusları ortaya çıkaran mitleri ve bu mitlerin serpilip gelişerek ortaya çıkardığı milliyetleri, halkların tarihsel olarak geçirdiği evreleri ve bu bakış açısının kurumsallaşıp faşizme kadar uzanma meselesini okuyucusuna sunarken, onların yüreklerine hitap etmeyi de elden bırakmıyor: Avrupalılar eğer bir gelecek inşa edeceklerse, geçmiş ile bugün arasındaki farkı kabul etmek zorundadırlar.

Bu yazı 08.03.2018 tarihinde Gazete duvaR’da yayımlanmıştır.

Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!

8 Mart 2018

‘Marksizm kendi sonunu getirmekten mutlu olacak tek teorik sistem’

8 Mart 2018