Emrah Kazanır: İlker Belek’le Dinin Toplumsal Kökenleri Üzerine

soL Haber Portalı ve Dinin Toplumsal Kökenleri kitabının yazarı İlker Belek’le Dinin Toplumsal Kökenleri adlı kitabından yola çıkarak insanın insan olma serüvenini konuştuk.

Emrah Kazanır: Bizler insanız hocam ama insan kelimesinin anlamını bilmeden kendimizi tanımlamamız imkânsız. İnsan nedir?

İlker Belek: İnsan biyolojik, sosyal ve siyasal canlıdır. Günümüzden yaklaşık 4 milyar yıl önce başlayan evrimsel sürecin ürünüdür. Daha yakın tarihe geldiğimizde bundan yaklaşık beş milyon yıl öncesine kadar, yaklaşık beş milyon yıllık süre boyunca şempanzelerle birlikte aynı ortak atayı paylaştığımızı görürüz. Sonrasında bu primat türünden ayrılarak yolumuza tek başımıza devam ettik. Bu uzun yolculukta Afrika’nın savanlarında yaşamaya alıştık ve iki ayağımız üzerine dikilerek, serbestleşen kol ve ellerimizi kullanmayı, el becerilerimizi geliştirerek alet üretmeyi öğrendik. Hayatta kalabilmek için birlikte toplamak zorundaydık. İşte bu zorunluluk bizim sosyal varlıklar olarak gelişmemizi sağladı. Toplayıcılık, avcılık, hayvancılık ve tarım derken sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilerimiz gelişerek karmaşıklaştı. Sonuç olarak, çok kısaca ve kabaca tanımlayacak olursak insan alet üreten canlıdır. Kendisinden önceki üst primat türleri de alet kullanabilirler. Ancak sistematik, bilinçli, amaca uygun alet üretimi insanı önceki canlılardan ayırt eden temel özelliktir. İnsanın tüm bilişsel yetenekleri üretim faaliyetiyle gelişmiştir. Dilin, kültürün gelişimi alet üretimine bağlıdır.

Emrah Kazanır: Bu benim bireysel olarak merak ettiğim bir konu ve kitabınızı okurken en çok merak ettiğim yer burası oldu, Australopithecus türünün günümüzle benzerliği ne olabilir?

İlker Belek: Australapithecus günümüzden yaklaşık 3 milyon önce ortaya çıktı. Günümüz modern insanı olarak bilinen homo türünden önceki atamızdır. Pelvis-alt ekstremite kompleksinin yapısından ayakta dikilmeyi başardığını, dolayısıyla elin ve alet üretiminin ortaya çıkacağı evrimsel basamağı atlamaya çalıştığını biliyoruz. Beyin/vücut oranı bakımından şempanzelerden üstündü ve insana yakındı. Yüksek beyinsel fonksiyonlara sahipti. Elin kullanımıyla kesinlikle alakalı olduğu bilinen konuşma yeteneği vardı. Duygusal fonksiyonlarının gelişmişliğini gösterir şekilde beyninin frontal bölgesi büyümüştü. Gebelik süresi uzamıştı. Bu da çocuk bakımı için gerekli olan sosyal bir takım ilişkileri geliştirdiğini ima eder. Bütün bu özellikleri bakımından değerlendirildiğinde Australopithecus’un insanla akrabalığının her bakımdan oldukça yakın olduğu anlaşılır.

Emrah Kazanır: İlk aleti yapan tür Homo Habilis. Homo Habilis’i anlatır mısınız?

İlker Belek: Homo Habilis alet üreten ilk canlı olarak bilinir. Ortaya çıkışı günümüzden yaklaşık 2-2.5 milyon yıl öncesine denk gelir. Esas olarak toplayıcılıkla geçinir. Yapabildiği ve kullandığı aletler meyveleri dallarından düşürmeye, karıncaları ve küçük böcekleri avlamaya yarar. Yaklaşık 20-30 kişilik gruplar hâlinde yaşar. Toplayıcılık nedeniyle grup sürekli seyahat hâlindedir. Ancak belli bir alana da bağlıdır. Bu alan, toplayıcılıkla yağmalandıktan sonra başka bir bölgeyi talan etmek üzere göç eder. Emek verimliliğinin düşüklüğü nedeniyle toplayıcılık hep birlikte gerçekleştirilir. Çevresel tehditlerden korunmak bakımından da birlikte toplamak önemlidir. Toplananlar geceleri konaklanılan mekânda yine birlikte tüketilir. Bu kesinlikle dayanışmacı bir yapıdır. Bu nedenle Homo Habilis toplumsallığı İlkel Komünal Toplum ya da İlkel Sürü olarak isimlendirilir. Birlikte toplarken tehditlere karşı savunma zorunluluğu dilin gelişmesine neden olur. Grup üyeleri toplarken sağ salim olduklarını diğerlerine haber vermek bakımından anlamlı sesler çıkarmaya, ses tellerini bu şekilde geliştirmeye başlarlar. İlkel sürünün en önemli sorunu nüfus dar boğazıdır. Bu kavram ortalama yaşam süresinin kısalığını – en iyi ihtimalle 20-25 yıl kadar olduğu tahmin ediliyor – bu nedenle de üremenin – ki yaşamın kısalığı nedeniyle üreme de sorunludur – ve çocuk bakımının – ki vahşi yırtıcılar ve doğanın kendisi hep büyük bir tehdittir – çok büyük önem taşıdığını, grubun temel kaygısının hep birlikte hayatta kalmak olduğunu ifade eder.

Emrah Kazanır: Konuştuğumuz bilgileri bugüne taşıyan bir etmen varsa o da kültürdür. Kültürün insana faydası ne oldu?

İlker Belek: Kültür insanın bilinçli üretim faaliyetidir. İnsan üretimle kültürlendi. Yaşam tarzını üretimle değiştirdi. Doğanın giderek daha büyük bir kısmını daha kapsayıcı biçimde kontrolü altına aldı. Kültürlenmeyle yeni üretim araçları ve teknikler geliştirdi. Dolayısıyla kültür insan yaşamının tam kendisidir. Çevremizde gördüğümüz ve insan tarafından üretilmiş her şey insan kültürünün bir ürünüdür. Çoğu zaman yalnızca edebi, sanatsal eserler kültür olarak kabul edilirler. Oysa benim tanımıma göre kültür, bunlarla birlikte insanın yarattığı bütün emek ürünlerini kapsar. Örneğin imambayıldı da bizim toplumumuzun çok estetik bir kültürel öğesidir. Bu yemekteki lezzeti ortaya çıkarmak, yemeği pişirmek için kullanılan gıdaları bir senteze tabi tutmak tam anlamıyla bilinçli insan faaliyetidir. Bu faaliyetle insan hem yeniden üretmesi için gereken diyeti sağlamış hem de bu işi bir estetik ortaya koyarak gerçekleştirmiştir.

Emrah Kazanır: Kitabınızda dikkat çekici bir şey daha var: ayna nöronlar. Ayna nöronlar nasıl keşfedildi?

İlker Belek: Bilim sürekli olarak gelişiyor. Bilim de insanın bilinçli faaliyetinin bir ürünü. Ayna nöronlar çok yakın zaman önce yeni bir görüntüleme tekniği olan PET (pozitron emisyon tomografisi) aracılığıyla keşfedildi. Ayna nöronlar üst primatların ve Homo Sapiens’lerin beyinlerinde, konuşma alanı olarak bilinen broca alanında bulunan nöronlardır. Bu nöronlar insan bir nesneye doğru uzandığında ya da eliyle bir cismi kavradığında aktif olur. Dolayısıyla konuşmayla, yani iletişimle insanın fiziksel aktivitelerinin yakın derecede ilişkili olduğunu, daha da ötesinde konuşma ile elin kavrama yeteneğinin birlikte gelişmiş olduğunu gösteren bir kanıt olarak kabul edilirler. Ayna nöronların keşfi, konuşmayla elin kullanımının eş zamanlı olarak geliştiğini savlayan antropolojik hipotezlere biyolojik bir kanıt sağlamış oldu.

Emrah Kazanır: Engels ‘Emek insanın temel şartıdır.’ derken neyi kastetmiş olabilir?

İlker Belek: Az önce ifade ettiğim gibi insanı tanımlayan, insanı önceki üst primat türlerinden ayırt eden temel özellik alet üretebilmesidir. Üretim ise insanın bilinçli emek faaliyetidir. Marksizm insanı bu zeminde tanımlar. Engels Doğanın Diyalektiği isimli dev eserinde bunu ortaya koymuş ve insanlaşmaya doğru ilerleyen antropolojik sürecin hem nasıl doğayla karşılıklı etkileşimin bir sonucu olduğunu hem de bir canlının organizmasındaki değişimin de organizmanın değişik parçaları arasındaki karşılıklı etkileşimle belirlendiğini yazmıştı. Marksizm bunun ötesinde ayrıca insan toplumlarının gelişmesini de üretim araçları ve üretim biçimlerinin oluşturduğu diyalektik birliğin değişimi çerçevesinde inceler. Buradan hareketle de ilkel komünal, köleci, feodal ve kapitalist üretim tarzlarını tanımlar. Dolayısıyla Marks ve Engels’in tüm eserleri insanı ve toplumu anlamak bakımından emek faaliyetini temel olarak alırlar. Toplumların sınıflaşmasına giden süreci de üretim ilişkilerinin değişim süreci içinde saptarlar. Sınıflaşma ise toplum içinde siyasal ilişkilerin geliştiği anlamına gelir. Dolayısıyla emeğe, üretime yapılan vurgu siyaset düzlemini de kapsamış olur.

Emrah Kazanır: Tarımla siyaset arasındaki ilişki nasıl doğdu peki?

İlker Belek: İnsan ilk kez tarım aşamasında büyük miktarda artı ürün elde etmeyi başardı. Bu iş önce Dicle ve Fırat nehirleri çevresinde gerçekleştirilen büyük sulama tarımıyla başarıldı. Artı ürün komünal toplumsal ilişkileri tamamen parçaladı. Eski hayvancı toplumun şefleri, krallara; hayvancıların yaşamlarını sürdürdükleri küçük köyler kentlere; kabileler ise tarımcı toplumlara dönüştü. Hayvancıların şefleri, hayvancı üretim ilişkilerini organize etmek, göç yollarında kabilenin güvenliği sağlamak üzere kabilenin bu işler için en yetenekli erkekleri arasından ortak bir kararla seçiliyordu. Dolayısıyla hayvancı toplumlarda esas olarak toplayıcı ve avcı ilkel sürüleri karakterize eden dayanışmacı sosyallik varlığını sürdürüyordu. Tarımın ortadan kaldırdığı yapı bu oldu. Artı ürün eşitliği yok etti, sınıfları yarattı. Matematik, astronomi gibi temel bilimler artı ürünün hesabını tutmak, uygun sulama mevsimini belirlemek üzere gök cisimlerinin hareketlerinin incelemesi vb. amaçlarla ortaya çıktılar. Kral tapınaklara depoladığı artı ürünü korumak için ordu kurdu. Ama aynı kral ordusuyla kendi devletini diğer kent devletlerine karşı da koruyor, zaferleriyle hâkimiyet alanını genişletirken halkını onurlandırıyordu. Kısacası siyaset artı ürünün paylaşımını egemen sınıf adına garanti altına almak üzere gelişen sömürücü bir ilişki biçimi olarak gelişti.

Emrah Kazanır: Neandertal insanının ölülerini eşyalarıyla birlikte gömmesinin sebebi özel mülkiyet mi? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İlker Belek: Neandertal insanın günümüzden 250 bin ile 15 bin yıl önce yaşadığı biliniyor. Dolaştığı mekân ağırlıklı olarak Avrupa kıtasıydı. Avcılıkla uğraşıyor ve bunun için de dilgi taş aletler yapıyordu. Bu teknoloji kaba ve büyük bir kaya parçasının yontulup, şekillendirilmesiyle elde edilmiş vurmaya, kesmeye yarayan aletleri tanımlar. Dolayısıyla Neandertaller çevrelerindeki büyük ve yavaş hareketli hayvanların avcılığında uzmanlaşmışlardı. Yaptıkları üretim faaliyeti avcılık olduğu için ve yaşadıkları iklimsel koşullar da dikkate alındığında Neandertal döneminde artı ürünün henüz ortaya çıkmamış olduğunu söylememiz gerekir. Dolayısıyla Neanderthal’in ölülerini gömüş biçimini (giysileriyle birlikte, kimi mezarlarda rastlandığı gibi cenin pozisyonunda, kafaları kesilmiş olarak) özel mülkiyetle ilişkilendirmek doğru olmaz. Öte yandan Neanderthal insan ateşi kullanabiliyordu ve kimi yazarlar insan yiyici olduğunu da ileri sürerler, hatta ölülerini gömmeden önce kafalarını keserek beyinlerini yediklerini tahmin ederler. Bütün bunlar bana kalırsa Neandertal’in bilinç yapısıyla alakalı. Avcılık döneminde kontrol edilen ateş insanın bilincinde farklı gelişmelere yol açtı. Hayaller, öykülemeler, yani kısacası ileri düzeyli soyutlama faaliyeti ilk kez o aşamada gelişmeye başladı. Öte yandan insan için ölüm hep bir muamma oldu. Ölen insan nereye gidiyor, başına neler geliyordu? Dinlerin bu muammayı kullanarak cennet ve cehennem kavramsallaştırmalarını ürettikleri kesin. Denilebilir ki Neandertal insanın ölülerini özel bir işlemden sonra gömmesi, ölenlerin beyinlerini yemesi muhtemelen ölenden ayrılmak istememek, onunla bütünleşmek, her nereye gidiyorsa gittiği yerde yaşamını sürdürmesini garanti etmek, onu gittiği yerde anne karnındaki gibi güvene almak gibi soyutlamalardan kaynaklanıyordu.

Emrah Kazanır: İnsanın bilinci doğduğu andan itibaren kontrol altına alınıyor, ailesi, yaşadığı toplumun normları ve edindiği öğretileri tarafından. Burada özgür insandan söz edememekle beraber önemli bir soruyla karşılaşıyoruz. Özgür insan var mıdır? Özgür insan kime denir?

İlker Belek: Bu çok önemli bir soru. Bana kalırsa bu kontrol işini iki boyuta ayırmak gerekir. İnsan canlılar içinde gebelik süresi en uzun olan, doğumda en zayıf biyolojik kapasiteye sahip ve doğumdan sonra da en fazla derecede anne, babasının bakımına muhtaç canlılardan birisidir. Bütün bunlar bizim beyin kapasitemizle ilişkili. Beyin kapasitemiz çok gelişkin, ancak bu potansiyeli ortaya çıkarabilmek, garantiye alabilmek için uzun bir bakım dönemi gerekiyor. İşte bu bakım dönemi içinde öncelikle aile ve tabii ki sonra da toplum kendi değerlerini, bakışını çocuğa aktarıyor. Çocuk eğitimiyle alakalı bu bağımlılık ve kontrol durumlarını olağan karşılamak gerekir, tabii ki insanı insan yapan, dayanışma, paylaşım, yaratıcılık, kültürlenme gibi unsurları desteklediği sürece. Öte yandan kontrol olgusunun bir diğer boyutu daha var: O da insanın sınıflı toplum yapısı içinde, o sınıflı toplumun siyasası tarafından denetlenmesi. Bu ortam insanı sınıflı toplumun yapısını benimser hâle getirmek üzere uygulanan ideolojik, dini ve siyasi şiddeti içeriyor. İşte burası insanın temel karakterlerine aykırı olan kontrol düzlemidir. Eğer yaratıcı ve kolektif bir canlı olarak insan bu bombardıman altında edilgen konumdaysa özgür değildir. Özgürlüğünü sömürüye dayalı sınıfsal ilişkilerin ortadan kaldırılması için mücadele ediyorsa kazanabilir ancak.

Emrah Kazanır: Hammurabi Yasaları tarihte bilinen ilk yasalardan. Bu yasalara bakış açınız nedir?

İlker Belek: Hammurabi yasaları Mezopotamya’da günümüzden yaklaşık 5-6 bin yıl önce ortaya çıkmaya başlamış bulunan ilk kent devletlerinin yasalarıdır. Dediğim gibi o dönem toplumsal sınıflaşmaya karşılık gelir. Sınıflaşma sınıflar arasındaki ve sınıflar içindeki her tür ilişkinin tanımlanmasını ve kurallaştırılmasını gerektirir. Örneğin Hammurabi yasalarında hekimlerin yapmakta olduğu değişik cerrahi işlemlerin fiyatları bile belirlenmiştir. Daha da ilginci aynı cerrahi işlemin farklı sınıflara mensup bireylere uygulanması durumunda fiyatının da değişeceği kurala bağlanmıştır. Hukuk sınıflı toplumun ilişki biçimidir. Sınıflar var olduğu sürece de sınıfsal güç ilişkilerini yansıtacak biçimde hukuk ve yasalar da var olacak.

Emrah Kazanır: Emeğin yabancılaşması ve din… Bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi nedir?

İlker Belek: Toplayıcılık ve avcılık aşamalarında ve hatta hayvancılıkta, insan hep birlikte üretiyor, birlikte tüketiyordu. Birey toplum, toplum da birey demekti. Eğer toplumsal ilişkiler böylesi bir dayanışma zemini üzerine kurulmuşsa yabancılaşma söz konusu değildir. Yabancılaşma sınıflaşmayla birlikte ortaya çıktı, Mezopotamya kent devletlerinde, büyük sulama tarımı döneminde. İnsan o zamandan beri her şeye yabancılaşmış durumda. Emek ürününe egemen el koyar, birey emeğine yabancılaşır. Siyasetten, toplumsal yaşamın belirlenmesi sürecine katılımdan dışlanır, siyasete yabancılaşır. Yani siyasi yabancılaşma sınıfsal konumu nedeniyle ekonomik olarak yabancılaşmış, dezavantajlı konuma itilmiş olmasıyla ilişkilidir. Egemen sınıfın yürüttüğü ağır bir ideolojik ve siyasal bombardıman altındadır, düşüncesi, inançları egemenler tarafından belirlenir, bilincine yabancılaşmıştır. Sınıflı toplumlarda yabancılaşma insana dair bütün düzlemleri içerir. Din bilinçsel yabancılaşmanın neticesi olarak ortaya çıktı. İlk kez büyük sulama tarımı yapan Mezopotamya kent devletlerinde, krallar, üretici yığınları kontrol altında tutabilmek, onların sorgusuz biçimde üretmelerini, çoğalmalarını, savaşmalarını, ölmelerini sağlayabilmek için boyun eğdirecek, kadere inandıracak, tevekkül içinde yaşatacak bir araca ihtiyaç duydular. Din böylece devreye sokuldu. Din aracılığıyla insanın yaratıcı bilinç yapısının yerine öte dünya ve yaratan inançları egemen kılındı. Böyle baktığımızda dinin en başından itibaren ideolojik ve siyasal işlevler yüklenmiş bir işlevle gündeme sokulduğunu görürüz. Dolayısıyla din bireysel bir inanç sistemi değil, toplumsal ölçekli, egemenlerin kontrolünde, egemenler için çalışan yabancılaştırıcı bir sistemdir.

Emrah Kazanır: Tanrıça Aruru’nun balçığa şekil verip insan yapması Sümer mitosuna ait iken İslam’la benzerliğini de görüyoruz. Bu konuya değinmek gerekirse?

İlker Belek: Ölüm ve ölümden sonra ne olacağı soruları gibi yaşamın nasıl oluştuğu sorusu da insanın aklını hep meşgul etti. Bilişsel kapasitesi gelişkin her toplumun, o kapasiteye denk gelecek şekilde evrenin, dünyanın ve yaşamın nasıl başladığına dair bir anlatısı vardır. Çevremizde gördüğümüz, içinde yaşadığımız, bize yaşam olanağı veren üç öğe, toprak, hava ve su bu anlatının içeriğini oluşturur. Bu, bütün ilkel topluluklar ve ilkel bilinç formasyonları için geçerlidir. Bu tür toplumsal yapıların tümünde ortak olan yan hemen hemen şudur: Önce bir kaos hakimdi. Sonra bir yaratıcı güç bu kaosa şekil vererek kaosu ikiye ayırdı ve böylece yerleri ve gökleri ortaya çıkardı. Öyküleme böylece devam eder. Öyle ki ayrıntılar bile neredeyse aynıdır. Bu mitos tek tanrıcı dinlere önceki bilinç formasyonlarından geliyor. Tek tanrıcı dinlerin kattıkları neredeyse hiçbir yenilik yok. Sümer mitoslarında insanın yaratılışına dair anlatıyla Tevrat, İncil ve Kuran’daki anlatı tıpa tıp aynıdır. İnsanın çamurdan yaratıldığı, topraktan geldiği söylenir hepsinde. Ben Din, Toplum, İktidar isimli kitabımda konunun bu yönünü ayrıntılı olarak inceliyorum. Bugün artık hayatın denizlerde, termal baca diye isimlendirilen okyanus dibi yapıların çevresinde ortaya çıkmış bulunduğu biliyoruz. Ama tabii tek tanrıcı dinlerin ve daha önceki mitosların iddia ettiği gibi altı gün içinde ve bir yaratıcı gücün kontrolünde değil tam 3 milyar yıllık maddesel bir evrim sürecinin sonucunda ve canlının evrimi izleyen 4 milyar yıldır da devam etmekte.

Emrah Kazanır: ‘Din sömürüyü meşrulaştırıyor, kutsuyordu.’ cümlesi yer alıyor kitabınızda. Bu cümleyle anlatmak istediğiniz neydi?

İlker Belek: Biraz önce değindiğim gibi, din Mezopotamya kent devletlerinin kral ve yönetici sınıflarının iktidarlarını sürdürebilmeleri için ortaya çıktı. O dönemde kral yöneticiydi, bütün gücü elinde tutuyor, toplumun devamlılığını sağlıyor, topluma hayat veriyordu. Dolayısıyla yalnızca siyasi yetkilerle donammış bir kral değil, aynı zamanda tanrıydı. Mezopotamya kent devletlerinin kralları tanrıydı. Sömürülenler de bunu böyle görüyordu. Sömürülenler kendi varlıkları için bilimi, tarımı, toplumsal hayatı organize eden ve devleti diğer krallara karşı koruyan kralı doğallıkla tanrı olarak görüyorlardı. Din işte bu toplumsal ilişki diyalektiğinin de bir sonucu olarak ortaya çıktı. Krala toplumu yönetmek için yasallık sunarken, topluma da zor yaşam koşulları içinde ihtiyaç hissettiği güveni telkin etti, anlamı sundu. Ama kent devletleri birbirleriyle savaşıyorlar, bu arada kralların bir kısmı da kaybediyordu. İşte bu dünyevi zayıflık zaman içinde kralı tanrı pozisyonundan indirdi ve onu tanrının temsilcisi konumuna soktu. Böylece kral-tanrının yerini tanrı-kral aldı. Ama toplum açısından değişen bir şey olmadı. Sonuçta kral yine tanrıydı ve hayat onun sayesinde anlam ve güven buluyordu. Görüldüğü gibi din ilk ortaya çıktığı andan itibaren tarımı üreten, yani sömürülen bireye bu dünyadan vazgeçmeyi, bu dünyaya, acılara, sömürüye yabancılaşmayı, esas olanın öbür taraf olduğunu vaaz eder. Acı çekilecektir ki cennete girilebilsin. Bu anlamda din sömürüyü ve sömürüden dolayımlanan her tür dünyevi sorunu kutsar. Acı çekmek cennete girmenin garantisi olarak sunulur.

Emrah Kazanır: Kolajart olarak çok teşekkür ederiz hocam, ağzınıza, emeğinize sağlık…

İlker Belek’in köşe yazıları: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilker-belek

Bu söyleşi 27.12.2017 tarihinde kolajart’ta yayımlanmıştır.

Sıradan Kahramanlar

29 Aralık 2017

Alışılmışı Ters Yüz Eden Kitap

29 Aralık 2017