Büyük karanlığımızda saklı umutlar

Bilim insanı, yazar Nevzat Evrim Önal, yeni kitabı ‘Bilmiyorlar, Ama Yapıyorlar’ ile Türkiye’deki devrim düşüncesine içkin bazı tabuları kırmaya ve sıçrama için de güç toplamayı sürdürüyor.

Kapitalist karanlığımızın yoğunlaştığını, ama umut parçalarının da görmezlikten gelinemeyeceğini anımsatan Nevzat Evrim Önal, kitabından hareketle, solun genel durumu ve Türkiye’nin devrim dokusu üzerine sorularımızı yanıtladı.

»Kitabınızın temel tezlerinden biri, şu: Beyaz yakalılar kapitalizm tarihinde yeni bir şey değil ama ısrarla öyle savunuluyor ve üzerine orta sınıf pelerini de atılıyor. Ortada sınıfsal bir ihtiyaç var, yönetenler açısından. Bu ihtiyacın sermaye için kaynağı nerede? ‘Emperyalist sistem neoliberalizmle tekelci ve rantiye özüne dönünce’ bir yeni ortaçağ kaçınılmaz olmuyor mu?

Sermayenin yönetimi söz konusu olduğunda, şirketlerin idari hiyerarşisi, bir şahıs olarak patronun yerini almış durumda. Her tekelde, her holdingde binlerce, on binlerce insan mesailerini bundan iki yüz yıl önce patronun bizzat yaptığı işleri yaparak geçiriyor. Bu, kendi başına çürümüş feodalitede topraklarını kâhyalara devreden soyluların kendi mülklerine yabancılaşmasına benzer bir durum ve bir ihtiyaç yaratıyor: Her bir şirkette ve bir bütün olarak sermaye düzeninde bu idari hiyerarşinin patrondan bağımsızlaşmasının önüne geçilmesi gerekiyor. Öteki türlü, ofislerde, plazalarda, bilgisayarların başında çalışan emekçiler, fabrikalarda üretim bantlarında çalışan emekçiler gibi bir tehlike arz etmeye başlar. Beyaz yakalıların, kapitalizmin gelişiminin nihai sonucu olarak, ‘tarihin sonu’nun işaretlerinden biri olarak zuhur etmiş ‘yeni orta sınıf’ oldukları iddiası, bu ihtiyacın sonucu. Zira bir insan grubu emekçi değil orta sınıfların parçasıysa, son tahlilde, patron sınıfına karşı gerçek bir sınıfsal tehdit arz edemez. Kapitalizmin son yıllarını yaşıyoruz ve burjuvazi, yürüye yürüye geldiği mezarlıktaki mezar kazıcıları gördükçe, ıslık çalıyor. Elinden de mezar kazıcıları o ıslığa eşlik ettirmekten başka bir şey gelmiyor.

»Küresel ekonomi denilen ‘kumarhanede’ yaratılan para, temel ekonomik faaliyet adeta. Tekelleşmiş, rantiyeleşmiş sermayenin, birikimini irrasyonel temeller üzerinde yükselttiğini vurguluyorsunuz. Bireyin bu süreçte tarihsizleştirildiğini de ekliyorsunuz. Bu irrasyonalite tuzağında yeni bazı komünist girdiler yapmak gerekmiyor mu? Entelektüel (teorik) şiddet girdilerinden söz ediyoruz. Eski modellerin yer yer yetersiz kaldığını, kitabınızın satır aralarında ve geçmiş sosyalist deneyimlere büyük saygıya rağmen okuyabiliyoruz çünkü…

Entelektüel şiddetin teorik değil ideolojik olması gerektiği, ayrıca bu şiddetin sadeleştirici ve taraflaştırıcı olması gerektiğini düşünüyorum. Patron ve işçinin olduğu her yer, yani her şirket, her işyeri bu eksenden bölünmeli, patron ve işçinin asla aynı sandalda olamayacağı yapılacak ideolojik müdahalenin merkezinde olmalı. İndirgemeci görünebilir, ancak günümüz irrasyonalitesi gücünü dümdüz kafasızlıktan almıyor. Karmaşık ve önemsiz doğrularla makyajlanmış yalanlardan, enformasyon bombardımanından, türlü çeşitli metafizikle zehirlenmiş, bilinmezciliğe çıkan ‘teorilerden’… Su bulandıkça, sınıfsal karşıtlık görünmez oluyor. Toplumdaki temel gerilim değil, pek çok gerilimden birine dönüşüyor. İşaret ettiğiniz eksiklik de zaten teorinin derinleştirilmesinde değil uygulanmasında. Soğuk Savaş’tan bu yana liberalizm, marksizmi hep teorik alanda kavgaya çağırdı ve bu bir oyalama taktiğiydi. Batı Marksizmi’nin liberalizmle, postmodernizmle kuşatılmış hali bu kavganın sonucudur. Marksizm, yeni bir toplum kurmak için verilecek mücadelenin teorisidir. Mücadele etmiyorsanız, hızla bir ayak bağına dönüşür, sürekli revize etme ihtiyacı hissetmeye başlarsınız. Yapılması gereken, sorunlar şiddetlendikçe mücadeleyi şiddetlendirmektir. Bu, toplumsal güçleri mücadeleye ikna ederek olur ve ikna edici olan teori değil ideolojidir.

»Kitabınızın genel çerçevesine baktığımızda şunu söyleyebiliyoruz: Beyaz yakalı emekçilere orta sınıf yaftası asmak, kesinlikle devrim düşmanlığıdır. Çünkü, bir düzen tamirciliğidir. İyi de, bu, Türkiye solunda fazlasıyla yok mu?

Var. Beyaz yakalılara yönelik siyasi faaliyetin büyük bölümü dahi, işçi sınıfının bir kısmından ziyade özgür bir toplumsallığı, bir kimliği örgütlemeye yönelik görüntüsü veriyor. Aklı kimlikçilikle bozulmuş, nereye baksa bireyler ve onların öbekler halindeki kimliklerini görenler, plazalara da bakınca kentli, modern, laik, cumhuriyetçi, eğitimli, elitist vb bir yaşam tarzı görüyor. Ama bu yaşam tarzının arkasındaki, hatta sık sık onun tarafından kamufle edilen sınıfsallığını göremiyor. Dolayısıyla direksiyon sağa çekiyor, akıl orta sınıf tahlillerine kayıyor; zira toplumun asal sınıfları olan burjuvazi ve proletarya kimlikler üstüdür, dolayısıyla kimliksizdir ve tüm kimlikler deklasedir. Kimliğin belirleyiciliği, orta sınıf halin göstergesidir.

»Çok şaşırtıcı, ama gerçekten parlak bir saptamanız var: Petrolsüz (Musul’suz) Türkiye’nin, hem kendi ilericiliğimiz, hem de hatta bölgedeki ilericilikler için büyük bir şans olduğunun altını çiziyorsunuz? Neden?
Başlıca geliri petrol satışları olan geç kapitalistleşmiş ülkelere bakın. Petrol geliri ne kadar çoksa, toplumsal ilerleme o kadar azdır. Topraktan zenginlik fışkırıyor olsaydı, Türkiye’nin kuruluşunda büyük söz sahibi olan toprak ağaları, o zenginlik sayesinde Cumhuriyetin ilerici her yanını budardı. Türkiye bugün artık Malezya olamaz ama başlangıçta petrol zengini olsaydı, olurdu.

»’Herkesin doğrusu kendine’ gibi yanlış ve yanıltıcı bir slogan, solda, ‘her sol grubun doğrusu kendine’ dogmasına mı dönüştü? Solda fikir tartışmalarının eksikliğinden yakınacak durumda mıyız? Sol, sistemi tamir için çırpınmamalı, tersine, sistemi acilen aşmanın yolları üzerinde tartışmalıdır görüşündesiniz. Peki, bu yeterince var mı?

Sistem normal biçimde işlerken ve emekçi sınıf da bir ölçüde koşullarına rıza gösterirken sol içi tartışmalar da havanda su dövmeye dönüşür. Marksizm eyleme geçiremiyor olduğu düşünceleri tartışmakta da zorlanır. Bunun tersi de doğrudur; sistem devrimci bir krize sürüklendiğinde, devrim uzak bir hayal değil, başarılabilecek gerçek bir hedefe dönüştüğünde, tartışmalar da gerçeklik kazanır. Bu olduğunda, samimiyetle iktidarı arayanlar birbirine yakınlaşır ve aralarındaki farklar önemsizleşir; havanda su dövmeye devam etmek isteyenler de yalnızca etkisizleşmekle kalmaz, örgütsel olarak da dağılır. Bu nedenle hayıflanacak bir durum görmüyorum. Bu ülkenin aydın damarı çok derin olmasa da çok inatçıdır. İçinden geçtiğimiz gericilik döneminin tüm kirlerini kısa sürede süpürecek bir canlanma, beni hiç ama hiç şaşırtmaz.

Bu söyleşi 01.03.2018 tarihinde BirGün Kitap’ta yayımlanmıştır.

Bir yeniden yazım denemesi: Kürt Çözümleri

5 Mart 2018

Miguel Barnet: Sen asıl politika benim işim değil diyenden kork!

5 Mart 2018