Bir yeniden yazım denemesi: Kürt Çözümleri

‘Kürt Çözümleri’ konuyu alt boyutlarına indirgeyen, Kürt sorununu salt isyanlar, bölgesel geri kalmışlık veya demokratikleşme ekseninde ele alan, dolayısıyla çözüm önerileri baştan sakatlanmış ve sınırlanmış çalışmalardan ayrışıyor. Yazılama Yayınevi’nden Ocak ayında çıkan kitabın yazım sürecini ve temel tezlerini Tunca Özlen ile konuştuk.
kurt-cozumleri-roportaj

Kitapçıları ve tez arşivlerini şöyle bir taradığınızda, karşınıza Kürt sorunu üzerine yazılmış oldukça hacimli bir külliyat çıkıyor.

Büyük bölümü Kürt sorununu bir “ayaklanmalar tarihi” olarak kurgulayan bu çalışmaların çözüme dair ne söylediklerini, bizzat bu çalışmaların kendisi önemsizleştiriyor.

Külliyatın diğer kümesini ise meseleyi demokratikleşme ekseninde ele alan, politik ufku TÜSİAD’ın 20 sene önce hazırladığı raporların veya AKP’nin “Kürt açılımı”nın sınırlarının ötesine geçemeyen çalışmalar oluşturuyor. Çözümden ne anladıklarını ise, büyük ölçüde Türkiye burjuvazinin ihtiyaçları belirliyor. Kâh Avrupa Birliği üyeliği, kâh Eşme ruhu…

“Kürt Çözümleri” konuyu alt boyutlarına indirgeyen, Kürt sorununu salt isyanlar, bölgesel geri kalmışlık veya demokratikleşme ekseninde ele alan, dolayısıyla çözüm önerileri baştan sakatlanmış ve sınırlanmış çalışmalardan ayrışıyor.

Yazılama Yayınevi’nden Ocak ayında çıkan kitabın yazım sürecini ve temel tezlerini Tunca Özlen ile konuştuk.

Başlarken sormak istiyoruz, elimizde bir yüksek lisans tezi mi var?

Kitabın omurgasını yüksek lisans çalışmamın oluşturduğu doğru. Ancak yeniden yazım süreci tamamlandığında çalışmanın sadece biçim olarak değil içerik itibariyle de nitelik değiştirdiğini gördük. Artık elimizde yüksek lisans tezi titizliği ile yazılmış, siyasi doğrultusu net bir kitap var diyebilirim.

Yüksek lisans yaptığınız dönemde Kürt sorunu üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Kürt sorununu çalışmak aklımın kıyısından bile geçmiyordu. Tez danışmanım Mete Kaan Kaynar hocanın önerisiyle kendimi bu uçsuz bucaksız konunun ortasında buldum. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, böyle yüksek lisans tezi olmaz. “Kökeni, gelişimi ve olası çözüm yollarının analizi” alt başlıklarının her birinden birden çok yüksek lisans tezi çıkar. Hocam elimi rahat bıraktı, ben de bana tanınan iki yıllık süreyi sonuna kadar değerlendirdim.

Ufak bir yol kazası da atlattım aslında. 2008’de jüriye ilk girişimde, tezin sonuna koyduğum “çözüm öneri paketi” gördüm ki jüri üyelerinin tezde görmek istediği son şey. Tezin orijinalinde bu yer almıyor, yani bir çözüm önerisi paketi yok. Kitabın adı ise “Kürt Çözümleri”. İlk sorunuza bir de bu vesileyle yanıt vermiş olayım.

Tezin jüriden geçmesinden yaklaşık 10 yıl sonra kitaba dönüştürme fikri nereden aklınıza geldi?

Jüriden bir sene sonra “Kürt açılımı”nın ilan edilmesiyle tezi bastırmasam da güncel tutma fikri aklımda yer etmişti. TKP’nin 2012’de düzenlediği kongrede partililere Yazılama’yı güçlendirme çağrısının yapılması üzerine kolları sıvadım. Ancak güncelleme safhası uzunca bir süre belirli bir sistematikten ve doğrultudan yoksun olarak, ağır aksak ilerledi. Bu arada bazı badireler atlattık, biliyorsunuz. Aydemir Güler’in editörlüğü bu süreci rayına soktu ve bana hiç bitmeyecek gibi gelen yeniden yazım bizleri büyük ölçüde tatmin eden bir noktaya kadar gelebildi.

Bu arada kitabın ismi oldukça iddialı…

“Kürt Çözümleri” ismi Aydemir’in önerisiydi. Tezin orijinal adını muhafaza ettik ancak büyük puntolarla yazılan isim kitabın temel derdini çok daha iyi anlatıyor. Bir tez çalışması tarih anlatıcılığı veya veri analiziyle yetinebilir, bazen mecburiyetten. Çalışmayı tez formatından çıkarıp bir kitaba dönüştürürken ağırlık kaydırılan boyut şüphesiz çözüm olacaktı. “Kürt Çözümleri” ismi kitabın gözünü diktiği yere işaret etmesi açısından son derece yerinde bir tercih.

Kürt sorunu üzerine yazılmış çok sayıda kitap var. “Kürt Çözümleri” hangi açılardan bunlardan ayrı bir yerde duruyor?

Çalışmanın ayırt edici özelliklerinden birini, günümüzde yaygın olarak farklı alt boyutlarıyla özdeş görülen Kürt sorununun büyük ölçüde ihmal edilen etno-politik karakterinin, nasıl bir tarihsellik içinde ve hangi yapısal süreçlerin etkisiyle ortaya çıktığının ve biçimlendiğinin gösterilmesi oluşturuyor.

Konuyu alt boyutlarına indirgemeden, bütünlüklü bir bakış açısı yakalayabilmek için Kürt sorununun kökeni, gelişimi ve olası çözüm yolları üzerinde duruluyor ve kuramsal bir çerçeve sunuluyor. Böylece, kuram ile pratik arasında bir kesişme yaratmaya çalıştım.

Kürt sorununu tek bir boyutuyla, örneğin yalnızca şiddet, ekonomik geri kalmışlık veya demokratikleşme ekseni etrafında açıklamaya çalışan yaklaşımlardan yöntemsel olarak uzak durmayı tercih ettim. Kitap bu özelliği ile Kürt sorunu üzerine yazılmış çalışmaların büyük çoğunluğundan ayrışıyor.

Konuyu inceleyen her çalışmada “Kürt sorunu” ifadesi kullanılmıyor. Bu durumu nasıl açıklıyorsun?

“Kürt sorunu” ifadesinin kullanılması, sadece öznel bir tercih değil. Kürt sorununun farklı boyutları üzerine araştırmalar yapmış yazarların ve sorunun çözümü üzerine daha ayrıntılı politikalar üretmiş siyasi aktörlerin birçoğunun sorunu tanımlarken kullandıkları veya kullanmaya yaklaştıkları ifade “Kürt sorunu” tanımıdır.

Sorunun “Güneydoğu sorunu”, “terör sorunu”, “geri kalmışlık sorunu” vb. olarak adlandırılması, çoğu zaman konunun siyasi, ekonomik ve toplumsal boyutlarından sadece birinin merkeze konarak ele alınmasından veya siyasi önyargılardan kaynaklanıyor.

“Kürt sorunu” tanımını ikame eden tanımlardan her biri, sorunun gerçek alt boyutlarına denk düşüyor olsalar da sorunun bütününü kapsamaları ve tanımlamaları mümkün değil.

Sorunun kökenini 19. yüzyıl ortalarına kadar götürüyorsunuz. O dönemde bile meseleyi “Kürt sorunu” olarak tanımlamak mümkün mü gerçekten?

Osmanlı’nın otonom Kürt beyliklerini tasfiye etmesinden günümüze kadar soruna hep “Kürt sorunu” diyebilmemizin, yani Osmanlı/Türkiye modernleşmesinin farklı dönemlerinde yine Kürt sorunu olarak anabiliyor oluşumuzun temeli, sorunun etno-politik karakterinde yatıyor. Bu karakter, büyük ölçüde Osmanlı’dan günümüze uzanan kapitalistleşme dinamiklerinin belirlenimi altında. Dolayısıyla durağan değil dinamik bir yapıya sahip.

Tarih sahnesine ilk kez, Osmanlı’daki otonom Kürt beyliklerinin zayıflatılması sürecinde çıkan meseleyi dönemlere göre isimlendirirsek, işin içinden çıkamayız. Örneğin 1800’lerde yaşanan meseleye “otonom beylikler sorunu” ve “merkezileşmeye direnç sorunu” dersek, Osmanlı’nın dağılmasıyla bu parantezin de kapanması gerekir. Cumhuriyet’in ilk evresindeki ayaklanmaları temel alarak bir tanım yapsak, Dersim’le beraber bu parantezin de kapanması gerekir. Olgulara böyle parçalı yaklaşılırsa ortada ne tarihsel süreklilik ne de bütünlük kalır.

“Kürt sorunu” tanımını zamana bu kadar dirençli kılan dinamikler nedir?

Osmanlı’nın otonom Kürt beyliklerini tasfiye ederek merkezileşme yönünde adımlar atmasından Cumhuriyet dönemi isyanlarına, TİP’ten PKK’ye ve oradan “çözüm sürecine” uzanan kesitte, Kürt sorunu statik bir olgu olarak değerlendirilmemeli.

Farklı tarihsel uğraklarda farklı görünümler kazanmasına karşın meselenin “Kürt sorunu” olarak tanımlanabiliyor oluşu, durağanlığa değil tarihselliğe işaret ediyor.

Kürt sorununun etno-politik karakteri, Osmanlı’nın son döneminden günümüz Türkiye’sine uzanan modernleşme/kapitalistleşme serüveninin belirlenimi altında şekillenmiştir; dolayısıyla tarihsel ve dinamik bir yapıya sahiptir.

Kitapta “çözüm süreci”ne de geniş bir yer ayrılmış. Her ne kadar rafa kaldırılmış görünse de, müzakerelerin yeniden başlamasını güçlü bir olasılık olarak görüyor musunuz?

Kürt sorununda sistem içi çözüm arayışlarının, Türkiye tarihinde ilk kez AKP tarafından başlatılmadığı göz önüne alındığında, “çözüm süreci”ne sonsuza kadar rafa kaldırılmış bir gündem olarak bakmamak gerekir. TÜSİAD’ın 1997 yılında anayasa profesörü Bülent Tanör’e hazırlattığı “Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı rapor, sistem içi çözüm arayışları arasında önemli bir girişimdi.

Bana sorarsanız TÜSİAD’ın raporu ile AKP’nin mimarı olduğu “çözüm süreci” arasında, sınıfsal karakter ve program yönünden süreklilik bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Burada kesintileri mi sürekliliği mi göreceğimiz, tamamen siyasi bir tercih.

TÜSİAD raporundan AKP’nin “çözüm süreci”ne uzanan arayışlar, bu tarihsel gerçekliğe, Kürt sorununun kapitalistleşme dinamiklerinden bağımsız ele alınamayacağı gerçeğine her defasında tosluyor. Düzen içi çözüm arayışlarının sonsuza değin rafa kaldırılması da, bir gün başarıya ulaşması da mümkün değil diye düşünüyorum.

Kitabın belki de en ilginç bölümü, sonunda yer alan “Kürt sorununun çözümü için gerçekçi bir yol haritası” başlıklı kısmı. Son olarak genel hatlarıyla bize bu yol haritasından bahseder misiniz?

Kitapta farklı boyutlarıyla ortaya konulduğu üzere, Kürt sorunu dolaysız bir biçimde Türkiye’nin kapitalistleşme serüveninin ürünü.

Osmanlı’nın merkezileşme girişimlerinden Cumhuriyet’in bir ulus-devlet olarak inşa edilmesine, çok partili hayata geçilmesinden 12 Eylül darbesine, restorasyon arayışlarından AKP’ye gelinen süreçte karşımıza çıkan olgular, Türkiye kapitalistleşmesinin iniş çıkışlı yolunda alınan virajlar. Her dönemeçte Kürt sorununun algılanış biçimleri, Kürtlerin talepleri ve mücadele yöntemleri, sistemin Kürtlerin arayışlarını bastırma yahut bunlara yanıt üretme tarzı değişmiş.

Kürt sorunu, bu tarihsel arka plandan bağımsız anlaşılamaz ve çözülemez. Kürt sorunu, Türkiye kapitalizminin sorunudur.

Bu bağlamda, düzenin sınırları içerisinde atılacak adımlar, tarihsel olarak belirlenmiş ve kısıtlanmıştır denebilir. “Çözüm süreci” bunun en güncel ve yıkıcı örneği. Kürt sorununu çözmek için bu düzenin, kapitalizmin ötesini tahayyül etmek gerekiyor.

Bu bağlamda yıkıldığını söylediğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin farklı ulusların gönüllü birlik temelinde bir arada yaşadığı ve tüm yurttaşlarının ulusal kökenlerine bakılmaksızın eşit haklara sahip olduğu bir emekçi devleti olarak yeniden inşa edilmesi gerekir.

Anayasa’da yer alan yurttaşlık tanımı, herhangi bir ulusal kimliğe göndermede bulunmamalı. Ulusal kimlik dâhil insanın doğuştan getirdiği hiçbir özelliğe atıf yapmayan, insanı hiçbir alt kimliğe hapsetmeyen, buna karşılık emekçi kimliğini ve üretken potansiyelini öne çıkartan bir yurttaşlık bilinci yerleşiklik kazanmalı. Bunun mümkün olabildiği yegâne düzenin adını hepimiz biliyoruz: Sosyalizm.

Bu söyleşi 14.02.2018 tarihinde soL Haber Portalı’nda yayımlanmıştır.

Alışılmışı Ters Yüz Eden Kitap

14 Şubat 2018

Büyük karanlığımızda saklı umutlar

14 Şubat 2018