12 Eylül’ün ardındaki gerçek: Faşist darbenin sosyal demokrat destekçileri

12 Eylül faşist darbesinin 38’inci yıldönümünde bir kitap yayımlandı: 12 Eylül / Bir Alman Pastası… Yıllardır Almanya’da gazetecilik yapan soL yazarı Osman Çutsay, 12 Eylül faşist darbesiyle ilgili bugüne dek pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. Sosyal demokrasinin ve o dönem Almanya’da iktidarda olan sosyal demokratların, 12 Eylül’ü nasıl desteklediklerini gözler önüne seriyor. 12 Eylül’ün arkasında duran Bonn Cumhuriyeti’ni ifşa eden Çutsay, bu kitabında aynı zamanda sosyal demokrasinin ipliğini de pazara çıkarıyor. Almanya’da yayımlanan Boyun Eğme gazetesindeki Çutsay’la yapılan söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz…

12 Eylül faşist darbesinin 38’inci yıldönümünde bir kitap yayımlandı: 12 Eylül / Bir Alman Pastası…  Yıllardır Almanya’da gazetecilik yapan soL yazarı Osman Çutsay, 12 Eylül faşist darbesiyle ilgili bugüne dek pek dile getirilmeyen bir gerçeği araştırıyor. Sosyal demokrasinin ve o dönem Almanya’da iktidarda olan sosyal demokratların, 12 Eylül’ü nasıl desteklediklerini gözler önüne seriyor. 12 Eylül’ün arkasında duran Bonn Cumhuriyeti’ni ifşa eden Çutsay, bu kitabında aynı zamanda sosyal demokrasinin ipliğini de pazara çıkarıyor. Almanya’da yayımlanan Boyun Eğme gazetesindeki Çutsay’la yapılan söyleşiyi soL okurlarıyla paylaşıyoruz… 

Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla yerle bir edildiği AKP Türkiyesinin önünü 12 Eylül 1980 tarihli faşist darbe açtı.

Bu darbenin yıllarca hep ABD güdümündeki beş generalin marifeti olduğu yinelendi. ABD’nin eli vardı. Doğruydu ama o kadar mıydı? Kenan Evren ve arkadaşları basit birer emir uygulayıcısı mıydı? Türkiye’de 38 yıl önce gerçekleşen faşist darbenin arkasında gerçekten kimlerin olduğu, hâlâ tam olarak analiz edilmiş değil. ABD elbette desteklemişti, ama Washington böyle bir yükün altına tek başına girebilecek kadar sağlam mıydı? Türkiye’nin reel dengeleri içinde Amerikan damgasının rolü ne düzeydeydi?

Osman Çutsay, Yazılama Yayınevi tarafından yeni yayımlanan “12 Eylül-Bir Alman Pastası” adlı kitabında, işin gerçek sahiplerinin veya “kurucu babaların” Washington’dan çok, Bonn Cumhuriyeti’nde ve sosyal demokrasi sayesinde emperyalist amaçlarına hızla ulaşan Alman sermayesinde aranması gerektiğini savunuyor.

Çutsay, kitabı ve 12 Eylül’le ilgili sorularımızı yanıtladı… 

Şu günlerde Yazılama Yayınevi bir kitabınızı yayınladı: “12 Eylül-Bir Alman Pastası”… Aradan 38 yıl geçmiş olmasına karşın bu darbe halen güncelliğini koruyor. Ülkenin kaderini değiştiren, “AKP iktidarına yol döşeyen bir kırılma noktası” olduğunu söyleyen çok insan var artık…

Evet, bence de 12 Eylül, AKP iktidarını ve bildiğimiz cumhuriyetin yerle bir edilmesinin önünü açan ilk büyük darbeydi. Zaten ben de kitapta iki neoliberal darbeden söz ediyorum. Türkiye’de ilericilik kokan ne varsa, kapitalist Türkiye’de solculukla, ilericilikle bağlantılı ne varsa yerle bir ettiler ve bunun için de kapıyı 12 Eylül iktidarının açması gerekti. O kapı açılmasaydı, AKP yılları falan mümkün olmazdı. Açıkça söyleyeyim: AKP’nin gerçek babası Kenan Evren ile Turgut Özal’dır ve adamlar zaten bunu reddetmiş falan değil. Ama, bunun arkası var…

12 MART, 12 EYLÜL, 3 KASIM…

12 Mart ve 12 Eylül devamlılığı gibi bir devamlılık mı var?

Yeni, yaygın ve maalesef çirkin Türkçeyle yanıtlayayım: “Aynen öyle.” Benzetme çok doğru. Bu çizgide yürüyebiliriz: 12 Mart 1971 yarım bırakılmış bir işti, fazlasına cüret edemediler, toplum ilerici bir heyecanı taşıyordu. Türkiye burjuvazisi, soldaki yardımcıları ve yetersiz sosyalist politikacılar sayesinde DİSK’i, sol partileri, sol hareketleri iyice demokratlaştırdıktan ve bunları sosyalizm dışında her yola “teşne” hale getirdikten, yani solun devrimci sinirlerini aldıktan sonra asıl darbe 12 Eylül 1980’de geldi. Kitabın hareket noktalarından biri de o zaten: Türkiye’de 70’lerin sonunda sosyalist bir hükümet denenebilseydi, 1989’daki büyük kapitalist restorasyonun gerçekleşmesi çok zordu. Çünkü sırada İran, Afganistan bekliyordu. Her şey tamamen farklı gelişirdi. Evren ve generalleri örtülü bir İslamcı darbe yaptı aslında. Türk-İslam sentezi diyelim. Türkçülük vurgusu İslamcılıktan daha öndeydi. Ama toplumu iyice harmanlayıp 22 yıl sonraki açık İslamcı darbenin yolunu döşediğini bugün söyleyebiliriz. 2002’de İslamcı vurgusu önde bir parti iktidar oldu, bol miktarda Türkçülük de vardı dağarcığında, hatta zaman zaman Kürtçülükle flört de edebilen bir tuhaf şeydi…

Kuşkusuz üniformalı sorumluları öne çıkarıp kurtulamayız. Bu korkunç karşıdevrimin daha korkuncu son derece demokratikti örneğin: 3 Kasım 2002’den ve AKP’nin sandıktan zaferle çıkmasından söz ediyorum. Nasıl 12 Eylül, 12 Mart’ta yarım bırakılanları tamamladıysa, 12 Eylül’ün yarım bıraktığını da 3 Kasım 2002 darbesi yine Federal Almanya’nın ve sosyal demokratların yardımıyla tamamladı: Cumhuriyet rejiminde ileriye dönük ne kalmışsa kazımak ve Türkiye’yi İslamcı bir neoliberal ahıra dönüştürmek. 12 Eylül, demek ki ileride tamamlanmayı bekleyen bir yol açıcı iş idi. Yolun son bölümüne geçiş de diyebiliriz. AKP ve Erdoğan, kendilerine miras kalan bu görevi 16 yıldır tamamlamaya çalışıyor. Generallere de yardımcı olan Batı demokrasilerinin desteğiyle. Bugünlerdeki didişmelerin arkasına bakmamız gerek…

,

NEOLİBERAL FAŞİST DARBE

Bu darbenin sadece Türkiye’nin iç dinamiklerine dayanmadığı, hemen o yıllardan başlayarak dünyayı kasıp kavuran “neoliberalizm”, “globalizm” rüzgarlarının bir ön hazırlığı olduğu söylenebilir mi?

Tam bir neoliberal faşist darbeydi 12 Eylül. Ama ondan öncesi, yani 24 Ocak Kararları var. Faşist darbenin ilanı o kararlardı ve Türkiye solu bu planı okuyamadı. Ya da okudu da gereklerini yerine getiremedi. Demokratizm içini çürütmüştü, sosyalizme cüret edemediler. O kararlar zaten bir faşist darbeyi ilan ediyordu. Bazı yurttaş iktisatçıların çalışmaları, mesela Kemal Derviş’in 70’lerin sonunda Dünya Bankası bünyesinde 24 Ocak Kararları’nı andıran bir yaklaşımla, Türkiye için de bir tür neoliberal karşıdevrim programı hazırladığını ortaya çıkardılar. Kemal Dervişlerin marifetidir yaşadıklarımız. Söz konusu iktisatçıların başında Nazif Ekzen geliyor. Bu konuyu daha önceki bir kitabımda (“Şerefsiz Osmanlı”ya Dönüş) ayrıntılı işlemiştim. Federal Almanya’nın o dönemdeki “Türkiye için borç bulma sorumlusu” ve Federal Maliye Bakanı SPD’li Hans Matthöfer’le, 2000 yılında yaptığım geniş bir görüşmeyi de kitapta ek olarak sundum. Kitabın sürprizlerinden biri de o, bence. Matthöfer hiç saklamıyordu, tam bir Özal hayranıydı. Bundeskanzler Helmut Schmidt ise, ki hazretin insanları pek sevdiğini de göremedik dolayısıyla Özal’ı sevimli bulduğunu iddia edemeyiz ama, 12 Eylül’ün gelişini önceden biliyordu bence. Darbeyi başından ve hatta hazırlıklarından itibaren desteklediler… Elbette ayyuka çıkan işkenceleri değil, 24 Ocak denilen emek ve aydın düşmanı programı desteklediler. Bu arada “gürültüye giden” tek tük devrimciler için de timsah gözyaşları döktüler…

ABD Mİ, BONN CUMHURİYETİ Mİ?

Ancak sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada hemen bütün darbelerin ABD-CIA bağlantılı olduğu kanısı yaygınken siz Almanya’ya vurgu yapıyorsunuz. Bunun için hangi verilere dayandığınızı biraz açar mısınız?

Farklı baktığım doğrudur. ABD’nin artık pek gücü kalmamıştı, dünya kapitalizminin liderliği için gereken enerjiye sahip değildi ve hızla geriliyordu. İstiyordu, ama yapamıyordu. İran şaşkınlığı geçmemişti. Veriler kitapta, ben görünenleri, aslında hiç saklamadıkları şeyleri derleyip topladım. 12 Eylül’ün dışarıdan içeriye getirilmiş bir ABD-CIA marifeti olduğunu pek sanmıyorum. İçeriden dışarıya bakmamız gerek. Türk gericiliği bu işin altından tek başına kalkabilecek güçteydi. Bu kadar nefreti de vardı. Washington elbette başından sonuna kadar destek verdi. Ama Bonn Cumhuriyeti farklı bir şey mi yaptı? 12 Eylül 1980 olsun, 3 Kasım 2002 olsun, bunlar birer gerici darbedir ve bütün bu işlerin ilk sahibi Türk sermayesidir. Örtülü İslamcı bir darbe olarak 12 Eylül’ü hazırlayıp sahneleyen de laik Türk sermayesi ile onun bürokrasideki temsilcileridir. 2002 yılındaki açık İslamcı darbenin önünü böyle açtılar.

Kısaca söylersek, Türkiye kapitalizmi, bu kanlı ve kirli senaryoyu bizzat hazırladı, generallerin yardımıyla topluma yutturdu, ama yola çıkarken arkasında ABD’nin olduğunu biliyordu. Yine de bu, pek bir şeyi anlatmaz. Darbeyi hazırlayıp gerçekleştiren Ankara’nın gericileri, ABD’nin ve o sıralarda Avrupa’yı avuçlarının içine almayı başarmış Federal Almanya’nın desteğinden emindiler. Darbenin ertesi günü Bonn’un yaptığı açıklamalardan örnekler kitapta yer alıyor. Vahit Halefoğlu haklıymış…

Nasıl bir haklılık bu?

Şöyle: Malum, Halefoğlu dönemin Bonn Büyükelçisi… Sonra da, 1983 sonrasında, “dışarıdan” dışişleri bakanlığını üstlendi. Neden Halefoğlu? Tamam, çok yetenekliydi ve sağcıydı, ama niye o? Neden Washington, Londra, Paris veya Moskova büyükelçileri falan değil de, o? İşte bu diplomat ve siyasetçiyle, 1994’te eski Bonn Büyükelçiliği binasında görüştüğümde, ki o geniş mülakat kitapta ek olarak yer alıyor, konuşmalarımızın dışında, yayımlanmayacağını bildiği için olmalı, rahatça ve ilginç bir şey söylemişti. Benim solcu olduğumu anlamıştı herhalde, biraz da alay eder gibi, Alman parlamentosundaki bütün vekillerin, ama SPD’lilerin de adeta yakasına yapıştığını, Türkiye’deki kaotik ortamda ordunun müdahalesini istediklerini vurgulamıştı. “Daha ne kadar bekleyecek bu ordu?” diye soruyorlarmış. Yayımlanmak üzere değildi tabii. Halefoğlu’nun asıl derdi galiba şuydu: “Siz solcular ne safsınız, yahu buranın solcu partisi bile askerin yönetime gelmesini istiyor, siz demokrasi rüyaları görüyorsunuz.” Söylediklerini bugün böyle yorumlayabilirim ve haklıydı. Etkisiz devrimcileri bir yana bırakırsak, Türkiye’de ortalığın karıştığını düşünen Alman solcuları, özellikle de -benim solda görmediğim- Alman sosyal demokrasisi, 12 Eylül’e herhangi bir itiraz geliştirmedi. Niye geliştirsin ki? Alman sermaye sınıfı Ankara’daki askeri yönetimin kendi işine yarayacağını biliyordu.

Neyse, işte, kitapta Bonn’daki iktidar partisi SPD’nin ve üst düzey yöneticilerinin Türkiye’deki iktidara nasıl baktığını sergilemeye çalıştım. Ama asıl önemlisi, Türkiye ekonomisinin belirleyici gücü veya “sahibi” Federal Almanya’nın, bu darbenin selamete çıkması için çok çaba gösterdiğini anlatmak istiyordum. Bu da emperyalist-kapitalist sistemin işleyiş mekanizmaları ve kuralları içinde anlaşılabilir, gayet mantıklı bir gelişme… Adamlar, Türkiye’de sosyalist iktidar kurulması için çalışacak değildi ya… Sorun, görece azgelişmiş kapitalist ülke devrimcilerinin metropollerdeki demokratik gericiliğin maymunu olmaya hazır yapısıdır. Çok acı bir hikâye gerçekten. Ama ayrı bir mesele tabii…

EMPERYALİST HİYERARŞİDEKİ ALMANYA

Almanya’nın, emperyalizmin saldırısıyla parçaladığı Yugoslavya’daki işlevi üzerine de kanımızca pek az yazıldı, konuşuldu. Alman emperyalizminin bu tür eylemlerinin sonuncusunu da Ukrayna’da gördük. Afrika’da neler kotardığını ise pek izleyemiyoruz. Bu hareketliliğe Almanya’nın geçen yüzyıl sonlarında emperyalist hiyerarşi içinde daha yukarılara tırmanmak için atılıma geçme çabalarının ilk açık göstergesi olarak bakabilir miyiz?

Tamamen katılıyorum. Bugün Avrupa’nın ve bu arada Türkiye’nin de gerçek hamisi Federal Almanya’dır. Üst üste üç yıldır dünyada en çok dış ticaret fazlası veren bir şampiyondan söz ediyoruz. Benim itirazım şuydu: Reel ekonomisi böyle güçlü bir teknoloji merkezinin, Türkiye’de de öncelikle reel ekonomiye yatırım yapan böyle bir ülkenin Ankara nezdinde siyaseten cüce olması zordur. Bu cücelik, nereye kadar mümkün olabilir? Bu işler birebir gelişmez, eşitsiz gelişme yasası buna izin vermez, doğru, ama böyle güçlü bir sermaye rejiminden de etkisiz siyaset çıkmaz. Demek ki başka yollar ve yöntemler üzerinden dizginleri ellerinde tutabiliyor, etkili olabiliyorlardı. Kitapta böyle bir arayışın ipuçları bulunuyor. 

Alman emperyalizmi Avrupa Birliği’nin hem mimarı, hem de belirleyici gücü. Bu açıdan bakarsak, Alman finans oligarşisi içinde Türkiye’yi AB’nin dışında tutmak isteyen güçlü bir lobi var. Bunu nasıl anlamalıyız?

Bu lobi, sermaye çıkarlarından çok, halkı istim üzerinde tutmak, denetlemek gibi telaşlardan kaynaklanıyor bence. Türklere bir tepki var. Hele İslamcılara daha çok. Erdoğan ise Alman seçmeni nezdinde çoktan bir nefret konusu halini aldı. Ama Türkiye büyük bir siyasi birim. Bu haliyle, yani birkaç yıl içinde Almanya’yı geride bırakacak nüfusuyla, neden AB içinde bir odak haline gelmesine izin verilsin? Onu istemiyorlar. Ayrıca Alman halkındaki Türk tepkisinin de sonuçlarından korkuyorlar. Bir istikrarsızlık kaynağı olabilir Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak alınması. Mümkün değil. Ama parçalanmış bir Türkiye’nin parçaları ile AB bugünkünden daha farklı ilişkiler, hatta tam üyelik ilişkileri bile kurabilir. Fakat ben artık bütün yolların tıkandığını, Türkiye’nin eskisi gibi devam edemeyeceğini biliyorum. Fiilen yaşadığımız parçalanma sürecinin hukuken de sahneye çıkmaması mümkün değil; parçalanma kaçınılmaz. Çok acılı olacak, çünkü Türkler ve Kürtler çok iç içe… “Saf Kürt” denebilecek bir nüfus, yani ailede Türk’ün olmadığı Kürt nüfus Türkiye’de son derece marjinal. Bugün Türkiye’de Kürtlerden çok daha fazla “saf Arap” yaşıyor. Bu kesimin nüfusu 4 milyonun üzerinde olmalı Türkiye’nin otokton Arapları ile birlikte, düşünebiliyor musunuz? Bu Arap unsuru hâlâ görmezlikten geliniyor. Özetle: Bence tek bir umut var, o da sosyalist bir hükümetin dizginleri ele alması ve sosyalist bir cumhuriyet ilanı. Toplumun işçi sınıfı ve aydınlarıyla birlikte baştan aşağı yeniden örgütlenmesi bu coğrafyayı ve insanlarını yeniden birbirine yapıştırabilir. Türkiye’nin tek parça ve eskisi gibi kalması, olmayacak duanın ta kendisi aslında. Adamlar Batı’da da bunu gördü… Ama sonuçlarından emin değiller. Ya bu iş SSCB, Yugoslavya, Irak, Suriye’nin parçalanması gibi “lokal” kalmazsa? Bu soru, Batı elitlerinin aklını fena kurcalıyor bence. Çok tedirginler.

Almanya’nın Türkiye ile “aşk ve nefret” ilişkisi içinde olduğunu gözlemliyoruz. Bu ilişkinin ülkemizde sadece ekonomik değil, toplumsal, siyasal, kültürel etkileri var. Buna Almanya’daki Türkiyeli azınlığa yönelik politikasını da katmak gerekiyor. Bu konuda kısaca neler söylenebilir?

Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı, nüfusu vs. Almanya için çok önemli. Ama içerideki 3 milyonluk Türkiye kökenli nüfus da çok önemli. Bu ikisi Türkiye’yi Almanya için en özel ülke konumuna yerleştiriyor bence. Türkiye ve dış dünyadaki Türkiye kökenli topluluklar içinde en yaygın ve en iyi konuşulan Batı dili Almanca. Bu, genelde unutuluyor. Yani kültürel ilişikler de özel bir ağırlık oluşturuyor. İnsanlarımız “Almanca arabesk” bile yaptılar. Berlin, ülkesindeki bu çok canlı ve ilgili topluluğu görmezlikten gelemeyeceğini AKP’nin atakları sonunda anladı. Eğer ikisini birbirinden ayırmak mümkün olsaydı, Türkiye’ye olan sevginin Alman sermayesine, nefretin de Alman yoksullarına düştüğünü söylemek mümkün olabilirdi. Acı olan şey, bu.

Böyle önemli bir düğümün Türkiye solu ve tuhaftır Türk medyası hiç farkına varmadı. Şimdi Türk gericiliği fark etmiş görünüyor ve özellikle Avrupa’daki 5.5 milyon Türkçe konuşan insanımız için yoğun bir medya atağı başlattı, ama insanlarımız bu bayağılığa beklenen yakınlığı göstermiyor. Günlük Türk gazeteleri örneğin çoktan battı. Alman solu da Türkiye’nin ilericilik tarihini hiç tanımıyor, tanımak istemiyor. Burada, Türk ilericiliğinin günümüz mirasçıları, komünistler özel bir yükün altına girmek zorunda. Kendimizi anlatmak zorundayız. Batı’nın bildiğini sandığı Türkiye’nin ve cumhuriyetçi ilericiliğimizin gerek tarihinin gerek bugününün hiç öyle buradaki üç-beş yarım akıllının sandığı ve anlattığı gibi olmadığını yaratıcı yayınlarla yaymak zorundayız. Bunu önce Almanca yapmamız gerekiyor. Türkçenin yanı sıra elbette…

 

OSMAN ÇUTSAY KİMDİR? 

1958 İstanbul doğumlu. İstanbul Fenerbahçe Lisesi’nden sonra Ankara Üniversitesi SBF İktisat ve Maliye Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra Boğaziçi Üniversitesi ile Frankfurt Üniversitesi’nde  siyaset bilimi okudu. Yazıya Sosyalist İktidar ve Edebiyat Cephesi dergilerinde başladı. 1990’dan bu yana gazeteci olarak Frankfurt’ta yaşıyor. 1993’teki Entelektüel Şiddetin Eşiğinde kitabı sonrasında Gölge Oyunu Biterken, Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi, ‘Şerefsiz Osmanlı’ya Dönüş, Öfke adlı kitapları yazdı. Birçok dergi ve seçki yayımladı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. Uzun yıllar Avrupa’da haftalık çıkan Cumhuriyet Hafta gazetesini yönetti. Halen soL Yayın Grubu bünyesinde gazeteciliğini sürdürüyor, kitap yazıyor. 

 

(Bu söyleşi Almanya’da yayımlanan Boyun Eğme gazetesinde yer almıştır.)  

Necdet Bulut: Bir Sosyalist ve Bilim İnsanı

12 Eylül 2018

'Türkiye, Batı'dan demokrasi geleceğini uman ayrımlar hayalinden kopmalı'

12 Eylül 2018